
|
| Türk Destan ve Efsaneleri |
|
|
| Alp
Er Tunga Destanı |
|
Sakalar
dönemine âit Alp Er Tunga ve şu olmak üzere iki destan
tesbit edilmiştir.
Alp Er Tunga,
M.Ö. VII. yüzyılda yaşamış kahraman ve çok sevilen bir
Saka hükümdarıdır.
Alp Er Tunga
Orta Asya'daki bütün Türk boylarını birleştirerek
hâkimiyeti altına almış daha sonra Kafkasları aşarak Anadolu
Suriye ve Mısır'ı fethetmiş ve Saka devletini kurmuştur.
Alp Er Tunga'nın
hayatı savaşlarla geçmiştir. Uzun süre mücadele ettiği
İranlı Medlerin hükümdarı Keyhusrev 'in davetinde hile ile
öldürülmüştür.
Alp Er Tunga ile
iranlı Med hükümdarları arasındaki bu mücadelelerin
hatıraları uzun asırlar hem Türkler hem İranlılar arasında
yaşatılmıştır.
Alp Er Tunga,
Asur kaynaklarında Maduva, Heredot'ta Madyes, iran ve islâm
kaynaklarında Efrasyab adlarıyla anılmaktadır. Orhun Yazıtlarında
"Dokuz Oğuzlar" arasında "Er Tunga" adına yapılan "yuğ" merasiminden
söz edilmektedir. Turfan şehrinin batısında bulunan "Bezegelik"
mabedinin duvarında da Alp Er Tunga'nın kanlı resmi bulunmaktadır.
"Divan ü Lügat-it Türk" ün yazarı Kaşgarlı Mahmud'a
ve " Kutadgu Bilig" yazarı Yusuf Has Hacip'e göre "Alp Er Tunga"
iran destanı "şehname" deki büyük ve efsanevî Turan
hükümdarı "Efrasiyab"dır.
Divan ü
Lûgat-it Türk'de Turan hükümdarlığının merkezi
olarak "Kaşgar" şehri gösterilmektedir. islâmiyeti kabul
etmiş olan Karahanlı devleti hükümdarları da kendilerinin
"Efrasyap" sülalesinden geldiklerine inanmışlar ve bunu ifade
etmişlerdir. Moğol tarihçisi Cüveyni de Uygur devletinin
hükümdarlarının da Efrasyap soyundan olduğunu yazmaktadır.
Şecere-i
Terakime'ye göre Selçuklu Sultanları kendilerini Efrasyab
soyundan kabul ederlerdi. Rusların Yakut adını verdiği Türk gurup
aslında kendilerine Saka dediklerini söylemişlerdir. Tarih
içinde kaybolduğunu düşündüğümüz Saka
Türklerinin az da olsa bir bölümünün
bugün hayatiyetlerini sürdürmeleri pek çok
meselenin yeniden araştırılarak doğruların ortaya çıkmasına
yardımcı olabilecektir. Tarihçi Mesudî de M.S.7.
yüzyılın başındaki Köktürk hakanının "Efrasyab" soyundan
olduğunu yazmaktadır.
Bütün
bu bilgilerden hareketle "Tunga Alp" le ilgili efsanelerin Kök
Türklerden önce doğu ve orta Tiyanşan alanında yaşayan
Türkler arasında meydana geldiğini ve bu destanın daha sonraları
Kök Türk ve Uygurlar arasında yaşayarak devam ettiğini
göstermektedir.
Alp Er Tunga
destanının metni bu güne ulaşamamıştır. Bir kısmından yukarıda
bahsettiğimiz kaynaklarda bu değerli Saka hükümdarı ve
kahramanı hakkında bilgiler ve bir de sagu (ağıt) tesbit edilmiştir:
Alp Er
Tunga Öldü mü,
Dünya
sahipsiz kaldı mı,
Korkak
öcünü aldı mı,
Şimdi
yürek yırtılır |
Felek
yarar gözetti,
Gizli
tuzak uzattı,
Beylerbeyini
kaptı,
Kaçsa
nasıl kurtulur
|
Erler
kurt gibi uludular
Hıçkırıp
yaka yırttılar
Acı
seslerle bağırdılar
Ağlamaktan
gözleri kapandı
|
Beğler
atlarını yordular
Kaygı
onları durdurdu
Benizleri
yüzleri sarardı
Safran
sürülmüş gibi oldular |
Kutadgu Bilig'de "Alp
Er Tunga" hakkında şu bilgi verilmektedir: “Eğer dikkat edersen
görürsün ki dünya beyleri arasında en iyileri
Türk beyleridir. Bu Türk beyleri arasında adı meşhur ikbali
açık olanı Tonga Alp Er idi. O yüksek bilgiye ve çok
faziletlere sahip idi. Ne seçkin, ne yüksek, ne yiğit adam
idi ; zaten âlemde ferasetli insan bu dünyaya hâkim
olur”.
İranlılar ona
Efrasiyap derler; bu Efrasiyap akınlar hazırlayıp ülkeler
zaptetmiştir. Dünyaya hâkim olmak ve onu idare etmek
için pek çok fazilet, akıl ve bilgi lâzımdır.
İranlılar bunu kitaba geçirmişlerdir. Kitapta olmasa onu kim
tanırdı." Bugünkü bilgilerimize göre Alp Er Tunga ile
ilgili en geniş bilgi İran destanı şehname'de tesbit edilmiştir.
Şehnamenin
başlıca konularından biri İran -Turan savaşlarıdır. Bu destana
göre en büyük Turan kahramanı önce şehzade sonra
hükümdar olan Efrasyap'tır. şehname'deki Alp Er Tunga ile
ilgili bilgiler şöyle özetlenebilir: "Turan şehzadesi
Efrasyap babasının isteği üzerine İran’a harp açtı. iki
ordu Dihistan'da karşılaştılar. Boyu servi, göğsü ve kolları
arslan gibi ve fil kadar kuvvetli olan Efrasyap, iranlı'ları yendi.
iran padişahı Efrasyap'a esir düştü. İran’ın ilk intikamını o
zaman İran’a bağlı olan Kabil Padişahı Zal aldı. Zal başarılı olmasına
rağmen İran şahının öldürülmesini engelleyemedi.
Efrasyab İran’ı
ele geçirmek için yeni bir savaş açtı. İran’ın
yetiştirdiği en büyük kahramanlardan Zal oğlu Rüstem
Efrasyab'ın üzerine yürüdü.. Efrasyab ile Zal oğlu
Rüstem arasında bitmez tükenmez savaşlar yapıldı. İran
tahtında bulunan Keykâvus, hem oğlu Siyavuş'u hem de Zal oğlu
Rüstem'i darılttı. Siyavuş Efrasyap'a sığındı . Siyavuş'un
Turan'da bulunduğu sırada evlendiği Türk beyi Piran'ın kızından
bir oğlu oldu. Siyavuş oğluna babası Keyhusrev'in adını verdi.
Efrasyab uzun
yıllar Turan'da hükümdarlık etti. İran’lalar Siyavuş'un oğlu
Keyhusrev'i kaçırarark iran tahtına oturttular. Keyhusrev
Zaloğlu Rüstem'le işbirliği yaptı ve Turan ordularını yendi.
Keyhusrev ile Efrasyap defalarca savaştılar. Sonunda ordusuz kalan
Efrasyap Keyhusrev'in adamları tarafından
öldürüldü.
Şehnamede
Efrasyap adıyla anılan Turan hükümdarı Alp Er Tunga'nın İran
hükümdarlarına sık sık yenildiği anlatılmaktadır. Ancak iran
Turan savaşlarında iran hükümdarları sürekli değişmiş
140 yıl yaşadığı rivayet edilen Alp Er Tunga ise mücadeleye devam
etmiştir. Bu durum Efrasyap'ın başarısız olmadığını gösterir.
Gerçek destan metni bulunduğu takdirde bu destanla ilgili daha
sağlıklı değerlendirmeler yapılabilir
|
| Altay
Tufan
Efsanesi |
|
Türk mitolojisinde, tufan ile
ilgili
örnekler Altay Türkleri'nin efsanelerinde yaşamaktadır. Altay
Türkleri'nde, tufan efsanesinin bir kaç söyleyişi
vardır. Aşağıda bu söyleyişlerden birine yer verilmiştir. Aşağıda
yer alan ve U. Harva Holmberg tarafından nakledilen Altay Tufan
Efsanesi, İslam ve Hıristiyan dünyasının Nuh Tufanı anlatılarına
oldukça benzemektedir.
Altay Tufan
Efsanesi,
özetle şöyledir:
Sel bütün yeri kapladığında,
Tengiz
(=Deniz) yerin üzerinde efendi idi. Tengiz'in yönetimi
altında Nama adında iyi bir erkek yaşardı. Nama'nın Sozun Uul, Sar Uul
ve Balık adlarında üç oğlu vardı.
Ülgen (Tanrı), Nama'ya bir kerep
(=tahta
sandık) yapmasını buyurdu.
Nama, sandığın yapılması işini
üç oğluna bıraktı. Oğulları, kerepi bir dağ üzerinde
yaptılar. Kerep yapıldıktan sonra Nama, onu her biri seksen
kulaç olan sekiz halatla köşelerinden yere bağlamalarını
söyledi. Böylece su seksen kulaç yükseldiğinde
durum anlaşılacaktı. Bundan sonra Nama, ailesi ile çeşitli
hayvanları, kuşları alarak kerepe girdi.
Yeryüzünü sisler kapladı.
Dünya
korkunç bir karanlığa gömüldü. Yerin altından,
ırmaklardan, denizlerden sular fışkırdı. Gökten sağanaklar
boşandı. Yedi gün sonra yere bağlanan halatlar koptu, kerep
yüzmeğe başladı; suyun seksen kulaç yükseldiği
anlaşıldı. Yedi gün daha geçti. Nama en büyük
oğluna kerepin penceresini açmasını, çevreye bakmasını
söyledi. Sozun Uul bütün yönlere baktı. Sonra
şöyle dedi:
"Her şey suların altına batmış. Yalnızca
dağların
dorukları görünüyor."
Daha sonra Nama da baktı. O da
"Gökyüzü ile sular dışında bir nesne
görünmüyor" dedi.
Kerep sonunda sekiz dağın birbirine
yaklaştığı yerde
durdu. Çomoday ve Tuluttu dağlarında karaya oturdu. Nama
pencereyi açtı, kuzgunu serbest bıraktı. Kuzgun geri
dönmedi. İkinci gün kargayı gönderdi,
üçüncü gün saksağanı gönderdi.
Hiçbiri geri gelmedi. Dördüncü gün bir
güvercin gönderdi. Güvercin, gagasında bir ince dalla
geri döndü. Nama bu kuştan, öteki kuşların niçin
geri gelmediğini öğrendi. Onlar sırasıyla geyik, köpek ve at
leşi yemek üzere gittikleri yerde kalmışlardı. Nama bunu duyunca
öfkelendi.
"Onlar şimdi ne yapıyorsa, dünyanın
sonuna değin
onu yapmağa devam etsinler" dedi.
Efsanenin devamında Nama yaşlandığı
zaman,
kurtardığı canlıları öldürmesi için kendisini
kışkırtan karısını öldürür. Oğlu Sozun Uul'u yanına
alarak cennete (göğe) çıkar. Daha sonra orada beş yıldızlı
bir yıldız kümesine dönüşür. Holmberg'in
düşüncesine göre, tufan kahramanları, Yayık Han'a
dönüşmüştür. Yayık Han, Altay Türkleri'ne
göre, insanları koruyan ve yaşam veren bir ruhtur. Ayrıca
insanlarla Ülgen (Tanrı) arasında elçilik yapar.
|
| Ay-Atam
Efsanesi |
Ay-Atam
Efsanesi, Memlükler döneminde Mısır'da yaşamış olan Türk
tarihçisi Aybek üd
Devâdârî tarafından
kayda geçirilmiş bir Türk efsanesidir. Aybek üd
Devâdârî'nin verdiği bilgilere göre bu efsaneyi
halk dilinden yazıya aktaran ilk kişi Ulug Han Ata
Bitikçi adlı eski bir Türk bilginidir.
Ulug Han
Ata Bitigçi'nin içinde Ay-Atam Efsanesi'nin de yer aldığı
bir kitabını ele geçiren Cebrail bin Bahteşyu adlı İranlı bir
tarihçi, Ay-Atam efsanesi'ni Türkçe'den
Farça'ya tercüme etmiştir. Bu farça tercümeyi
bulan Aybek üd Devâdârî efsaneyi olduğu gibi
kendi kitabına aktarmıştır.
Ay-Atam
Efsanesi'nin konusu insanoğlunun
yaratılışıdır. İnsanın yaratılışını dört unsura (su, ateş,
toprak,
rüzgar) ve balçığa bağlayan bu efsanede Ön Asya
mitolojisinin etkileri görülür. Kimi Türkologlar,
Ulug Han Ata Bitikçi'nin yeni müslüman olmuş bir
Türk düşünürü olduğunu
düşünmektedirler.
Efsanede geçen ve Kara Dağcı adlı
bir dağın
üzerinde bulunan Ata Mağarası motifi, Türk mitolojisinin
temel motiflerinden biridir. Bozkurt Destanı'nda kurtla yaşayan son
Türk çocuğunun kaçıp sığındıkları Turfan'ın
kuzeybatısındaki büyük dağ ve dağdaki mağara da böyle
bir yerdir. Ergenekon'da da durum böyledir. Nitekim Ay-Atam
Efsanesi'nde anlatılan mağara da Kara Dağcı adlı bir dağın
üzerinde bulunmaktadır. Büyük Hun ve Kök Türk
devletleri zamanında Türkler'in Tanrı'ya tapınmak için bir
tür tapınak olarak kullandıkları ata maaraları da kou ile ilgili
ve önemlidirler.
İnsanın
yaratılışını dört unsur ve
balçığa bağlama daha çok Ön Asya mitolojisinin
geleneğidir. Ancak, dört unsur inanışı Uygur Türkleri'nde de
vardır. Ayrıca efsanenin kişi ve yer adlarının öz
Türkçe olması, Ata Mağarası motifinin efsane de önemli
bir yer tutması ve dolayısıyla Türkler'in ünlü mağara
kültünün efsanede yer alması, Ay-Atam Efsanesi'nin bir
Türk efsanesi olduğunu ortaya koyar. Ama efsanenin Ön Asya
etkisi taşımasını ve Aybek üd Devâdârî'nin
müslüman olması dolayısıyla efsanenin bazı
bölümlerini kırpmış ya da müslümanlaştırmış olması
ihtimalini göz önünde tutarak efsaneyi incelemek gerekir.
Ay-Atam Efsanesi özetle
şöyledir:
Çok çok eski
çağlarda...
Çok yağmurlar yağdı. Gök
delinmiş gibiydi. Dünya sele
boğuldu, her yanı çamurlar kapladı. Çamurlar akan selle
yuvarlanarak Kara Dağ'daki bir mağaraya doldular. Mağaranın
içindeki kayalar yarıldı. Yarıkların kimileri insanı
andırıyordu. Sürüklenen çamurlar bu insan
biçimli yarıkları doldurdular.
Aradan çok zaman
geçti....
Yarıklardaki balçıklar sular ile
benzeşti,
hâllodu. Güneş Saratan burcuna gedi ve havalar çok
ısındı. Yarıklardaki balçık sular ile pişti. Yarıkların
bulunduğu bu mağara tıpkı bir kadın gibiydi. İçi de insanlara
can veren bir kadın karnı gibiydi.
Dokuz ay durmadan yel esti....
Su,
ateş, toprak ve yel, insana can vermak için birleştiler. Dokuz
ay sonra bir insan çıktı ortaya. Adına Ay-Atam dediler.
Ay-Atam,
gökten indi yere kondu. Bu yerin suyu tatlı, havası da serindi.
Sonra yine yağmurlar, seller başladı.
Mağara yeniden çamurla
doldu. Güneş bu kez Sünbüle burcunda durdu.
Sünbüle burcundaki güneşin sıcaklığı ile
balçıklar sular ile pişti. Bu kez bir hatun kişi çıktı
ortaya. Adına Ay-Va dediler.
Ay-Atam ile Ay-Va evlendiler. Kırk
çocukları oldu. Bunların yarısı erkek, yarısı da kızdı. Onlar da
evlendiler; soyları çoğaldı.
Bir zaman geldi Ay-Atam ile Ay-Va
Hatun'un ömürleri doldu; öldüler. Çocukları,
ana-babalarını türedikleri mağaraya gömdüler. Mağaranın
kapısını altın kapılar ile kapattılar, dört bir yanını
çiçekle süslediler.
|
| Bozkurt
Destanı |

Bozkurt Destanı, bilinen en önemli
iki
Kök-Türk destanından biridir (ötekisi Ergenekon
Destanı'dır; ayrıca Ergenekon Destanı'nın, Bozkurt Destanı'nın devamı
olması güçlü bir olasılıktır). Bu destan bir bakıma
Türkler'in soy kütüğü ve var olma
öyküsüdür. Ayrıca, Türk ırkının yeni bir var
oluş biçiminde dirilişi de diyebileceğimiz Bozkurt Destanı,
Bilge Kagan'ın Orkun Anıtları'ndaki ünlü vasiyetinin ilk
sözleri olan "Ben,
Tanrı'nın yarattığı Türk Bilge
Kagan, Tanrı irâde ettiği için, kaganlık tahtına oturdum."
tümcesi ile birlikte düşünülecek olursa, soy ve
ırkın nasıl yüceltilmek istenildiğini de anlatmaktadır. Destan,
Çin kaynaklarında kayıtlıdır. Bozkurt Destanı'nın iki ayrı
söyleniş biçimi vardır. Ama bu iki varyant arasındaki fark
azdır ve Çinliler'ce yazıya geçirilirken ad ve
sözcüklerin Çince'ye uydurulma gayreti
yüzünden ortaya çıkmıştır. Kimi araştırmacılar,
Türkler'le ilgili başka bir kurt efsanesini de katarak bu varyant
sayısını üçe çıkarsalar da, aslında onların Bozkurt
efsanesinin üçüncü söylenişi dedikleri bu
destan, Hunlar çağındaki Usun Türkleri'nin bir efsanesidir.
Bu efsane, Hunlar ve Kurt adlı bölümde anlatılmıştır. Bozkurt
Destanı, Çin'de hüküm sürmüş Chou
hanedanının resmi tarihinin 50. bölümünde ve yine
Çin hanedanlarından olan Sui sülalesinin resmi tarihinde
kayıtlıdır.
Bozkurt'tan türeyiş efsaneleri,
Türk
mitolojisinin en ileri ve romantik bölümüdür.
Türk mitolojisinde genel olarak tüm millet düşmanlarca
yok edilir, geriye yalnızca bir çocuk kalırdı. Türk
özelliğini taşıyan birçok efsanede bu motifi bulmak
mümkündür. Aşağıda yer verilen Bozkurt Destanı'na
göre Türkler, eskiden Batı Denizi adlı bir yerin batısında
oturmakta idiler. Efsanedeki Batı Denizi, Aral Gölü olabilir.
Batı Denizi'nin Altay Dağları ya da Tanrı Dağları üzerinde bir
göl olması da muhtemeldir. Destandaki, geriye kalan tek
çocuğun kolları ile bacaklarının kesilerek bir bataklığa
atılması da, Türk mitolojisinde önemli bir yer tutar. Bu
tür bataklık motifleri, Hun ve Macar efsanelerinde de vardır.
Türkler'in
yeniden
türeyişlerini anlatan
bir destan olan Bozkurt Destanı'nın özeti aşağıda verilmiştir:
"...Türkler'in ilk ataları Batı
Denizi'nin batı
kıyısında otururlardı. Türkler, Lin ülkesinin ordularınca
yenilgiye uğratıldılar. Düşman çerileri bütün
Türkleri erkek-kadın, küçük-büyük
demeden öldürdüler. Bu büyük ve acımasız
kıyımdan yalnızca 10 yaşlarında bulunan bir oğlan sağ kaldı geriye.
Düşman askerleri bu çocuğu da buldular ama onu
öldürmediler; bu yaşayan son Türk'ü acılar
içinde can versin diye, kollarını ve bacaklarını keserek bir
bataklığa attılar. Düşman hükümdarı, çeri (asker)
lerinin son bir Türk'ü sağ olarak bıraktığını öğrendi;
hemen buyruk verdi ki bu son Türk de öldürüle,
Türkler'in kökü tümüyle kazına... Düşman
çerileri çocuğu bulmak için yola koyuldular. Fakat
dişi bir Bozkurt çıktı ve çocuğu dişleriyle ensesinden
kavrayarak kaçırdı; Altay dağlarında izi bulunmaz, ıssız ve her
yanı yüksek dağlarla çevrili bir mağaraya
götürdü. Mağaranın içinde büyük bir ova
vardı. Ova, baştan ayağa ot ve çayırlarla kaplıydı; dörtbir
yanı sarp dağlarla çevrili idi. Bozkurt burada çocuğun
yaralarını yalayıp tımar etti, iyileştirdi; onu sütüyle,
avladığı hayvanların etiyle besledi, büyüttü. Sonunda
çocuk büyüdü, ergenlik çağına girdi ve
Bozkurt ile yaşayan son Türk eri evlendiler. Bu evlilikten 10
çocuk doğdu. Çocuklar büyüdüler; dışarıdan
kızlarla evlenerek ürediler. Türkler çoğaldılar ve
çevreye yayıldılar. Ordular kurup Lin ülkesine saldırdılar,
atalarının öcünü aldılar. Yeni bir devlet kurdular,
dört bir yana yeniden egemen oldular. Ve Türk kaganları
atalarının anısına hürmeten, otağlarının önünde hep kurt
başlı bir sancak dalgalandırdılar..."
Bu efsaneden anlaşıldığına göre,
Türkler'in ilk yurtları, Orta Asya'nın batısına yakın bir yerde
idi. Türkler, Turfan'ın kuzey dağlarına daha sonra
göçmüşlerdi.
Çin tarihlerinin de yazmış olduğu
Bozkurt
destanı, burada bitmektedir. Çinliler daha sonra nelerin
olduğunu açık olarak yazmıyorlar. Bu efsanenin son
bölümü, Ergenekon Destanı'dır. Ergenekon Destanı, Cengiz
Han çağında moğollaştırılmıştır. Ancak bu efsanenin kökleri
ve ana motifleri, açıkça Kök Türkler ile
ilgilidir. Kök Türk Devleti, MS 6.yy.dan itibaren bir cihan
imparatorluğu olmuş ve 200 yıl yaşamıştır. Böyle büyük
ve güçlü bir devletin, ilkel Moğollar'dan bir efsane
alıp kökenlerini ona dayandırması mümkün değildir.
Ayrıca, Ergenekon Destanı'nın ana motiflerinden biri, Demirci'dir.
Destanda demirci, dağda demir madeni bulur ve Türkler bu demir
madenini eriterek Bozkurt'un önderliğinde Ergenekon'dan
çıkarlar. Unutmamak gerekir ki, Göktürkler'in ataları
da demirci idiler. Onlar en iyi çelikleri işler, başka
devletlere silah olarak satarlardı. Göktürkler'in ataları,
demir cevherleriyle dolu dağların eteklerinde türemişler,
demirleri eriterek yeryüzüne çıkmışlardı. Sonradan
kendilerinin de demirci olmaları bundan ileri gelmektedir. Oysa
Moğollar, demirciliği bilmezlerdi. Cengiz Han zamanında Moğollar'ın
yanına gelen bir Çin elçisi, o çağda bile
Moğollar'ın ok uçlarını taştan yaptıklarını, demir işlemeyi
bilmediklerini belirtir. Moğollar demir işlemeyi, Cengiz Han zamanında
Uygur Türkleri'nden öğrenmişlerdir. Ayrıca Bozkurt,
Türkler'in kutsal hayvanıdır. Moğollar'ın kutsal hayvanı
köpektir.
Asya Büyük Hun Devleti'nde,
bizzat Hun
hakanının başkanlık ettiği törenler vardır. Bu törenlerden en
önemlisinde, devletin ileri gelenleri toplanarak Ata
Mağarası'na giderler ve orada, hakanın başkanlığında dini
törenler yapılır, atalara saygı gösterilir. Aynı
törenler, Göktürk Devleti'nde de yapılagelmiştir. Bu adı
geçen Ata Mağarası, Bozkurt'un Türk gencini düşmandan
kaçırıp sakladığı ve Ergenekon'a ulaştırdığı mağaradır. Asıl
önemli olan nokta ise, bütün milletçe bunlara
inanılması ve devletin de bu efsaneye saygı göstermesidir.
Yukarıda değinilen konular, Ergenekon Destanı
bölümünde daha geniş olarak anlatılmıştır.
Az önce bir özetini vermiş
olduğumuz
Bozkurt Destanı, Türk kültürü'ne derinlemesine etki
yapmıştır. Bugünkü Moğolistan'ın Bugut mevkiinde bulunmuş
olan, 578-580 yıllarından Kök Türkler'den kalma Bugut
Anıtı'nın üzerinde elleri kesik bir çocuğa
süt emziren bir Bozkurt kabartması vardır. Ayrıca
Özbekistan'da çeşitli yerlerde kurda binmiş, kol ve
bacakları kesik insan figürleri bulunmaktadır...
|
| Ergenekon
Destanı |
Ergenekon
Destanı, Büyük Türk Destanı'nın bir parçasıdır.
Kök-Türkler çağını
konu alır. Ergenekon Destanı'nın, Türk destanlarının içinde
ayrı ve seçkin bir
yeri olup, en büyük Türk destanlarından biridir.
Ergenekon Destanı'nın, Türk
toplum yaşamında yüzyıllarca etkisi olduğu gibi, bugün bile
Anadolu'nun dağlık
köylerinde, birtakım gelenek ve göreneklerde etkisi
görülmektedir.
Ergenekon
Destanı, Bozkurt Destanı'nın ana
çizgileri üzerine kurulmuş olup, bu destanın
serbestçe genişletilmiş biçimidir
diyebiliriz. Daha doğrusu Bozkurt Destanı ile kaynağını belirleyen
Türk soyu,
Ergenekon Destanı ile de gelişip güçlenmesini, yayılış ve
büyüyüş dönemlerini
anlatmıştır.
Çin
tarihlerinin de yazmış olduğu Bozkurt Destanı'nın bittiği
yerde, Ergenekon Destanı başlar. Bozkurt Efsanesi'nin devamı, Ergenekon
Destanı'dır. Ergenekon Destanı, Cengiz Han çağında
moğollaştırılmıştır. Ancak
bu efsanenin kökleri ve ana motifleri, açıkça
Kök Türkler ile ilgilidir.
Kök
Türk Devleti, MS 6.yy.dan itibaren bir cihan imparatorluğu olmuş
ve 200 yıl
yaşamıştır. Böyle büyük ve güçlü bir
devletin, ilkel Moğollar'dan bir efsane
alıp kökenlerini ona dayandırması mümkün değildir.
Ayrıca, Ergenekon
Destanı'nın ana motiflerinden biri, Demirci'dir. Destanda
demirci, dağda
demir madeni bulur ve Türkler bu demir madenini eriterek
Bozkurt'un
önderliğinde Ergenekon'dan çıkarlar. Unutmamak gerekir ki,
Göktürkler'in
ataları da demirci idiler. Onlar en iyi çelikleri işler, başka
devletlere silah
olarak satarlardı. Göktürkler'in ataları, demir cevherleriyle
dolu dağların
eteklerinde türemişler, demirleri eriterek yeryüzüne
çıkmışlardı. Sonradan
kendilerinin de demirci olmaları bundan ileri gelmektedir.
Göktürkler'in
temel
toprakları olan Altay ve Sayan dağları, zengin demir madenlerinin
bulunduğu bir
yerdi. Burada çıkan demirin yüksek cevherli olması ve
Türkler tarafından
mükemmel bir biçimde işlenmesi, çağın Türk
savaş endüstrisinin en önemli
özelliği idi. Göktürkler çağında Türkler'in
işlettikleri demir ocakları ve
dökümevleri bulunmuştur. Göktürkler demirden
ürettikleri kılıç, kargı, bıçak
gibi savaş araçlarının yanında yine demirden saban, kürek,
orak gibi tarım
araçlarını yapmakta da usta idiler. Oysa,
Göktürklerden tam beş yüzyıl sonra,
yine Türklerle birlikte olmak üzere bir devlet kuran
Moğollar, demirciliği
bilmezlerdi.
Cengiz
Han zamanında Moğollar'a elçi olarak
gönderilen Çin'deki
Sung sülalesinin generali Men Hung, yazmış olduğu ''Meng-Ta
Pei-lu'' adlı ünlü
seyahatnamesinde, Moğollar'ın Cengiz Han'dan önce maden işlemeyi
bilmediklerini, ok uçlarını bile kemikten yaptıklarını,
Moğollar'a demir
silahların Uygur Türkleri'nden geldiğini anlatmaktadır. Zaten
Moğollar,
demirciliği Uygur Türkleri'nden öğrenmişlerdir. Aslında
demircilik, o çağın
Moğol düşüncesine göre büyücülere
özgü korkunç bir sanattı. Ayrıca Bozkurt,
Türkler'in kutsal hayvanıdır. Moğollar'ın kutsal hayvanı
köpektir.
Ergenekon
Destanı'nda Türkler, Ergenekon ovasından
çıkmak istediklerinde yol bulamazlar. Çare olarak da
dağların demir madeni
içeren bölümlerini eritip bir geçenek
açmayı düşünürler. Demir madenini eritmek
için dağların çevresine odun-kömür dizilir ve
yetmiş deriden yetmiş körük
yapılıp yetmiş yere konulur. Yedi ve yetmiş sayıları, dokuz ve katları
ile
birlikte, Türkler'in mitolojik sayılarındandır. Moğollar'ın
mitolojik sayıları
ise altı ve altmıştır. Destanda altmış yerine yetmiş sayısına yer
verilmesi, bu
efsanenin Moğolca bir metinden öğrenilmemiş olduğunu,
Türkler'e ait olduğunu
gösterir.
Mağaralar,
Türk mitolojisinde ve Türk halk
düşüncesinde önemli bir yer tutarlar. Bu, yalnızca
Göktürk efsanelerinde,
Bozkurt ve Ergenekon destanlarında değil, Anadolu'daki masallarda da
böyledir.
Göktürk efsanelerinin, Bozkurt ve Ergenekon destanlarındaki
motiflerin ufak
değişikliklere uğramış örneklerini, Anadolu efsanelerinde de
bulabiliriz. Hatta
islami hikayelerde bile:
Bir
Anadolu efsanesinde Muhammed Hanefi (Hz.
Ali'nin Hz. Fatma'dan sonra evlendiği ve bu evlilikten olan dört
çocuğundan biridir. Diğer Çocukları; ise Ümmü
Gülsüm, Zeynep ve Kasım'dır), önüne
çıkan bir geyiği kovalar. Geyik
bir mağaradan içeri
girer. Muhammed Hanefi de geyiğin arkasından mağaraya girer. Mağaradan
geçerek
büyük bir ovaya varır ve burada Mine Hatun'la karşılaşır.
Dikkat edilirse, bu
Anadolu efsanesindeki mağara, Bozkurt'un hayatta kalan tek Türk
gencini
götürdüğü mağaranın ve mağaradan çıkılan ova
da yine Bozkurt Destanı'ndaki
kurdun, yaşayan tek Türk gencini mağaradan geçerek
götürdüğü ovanın aynısıdır.
Ayrıca yine bu ova, Ergenekon Destanı'ndaki Kayı ile Tokuz Oguz'un yurt
tuttukları ovanın aynısıdır.
Altay
Türkleri'nin efsanelerinde de Bozkurt ve Ergenekon
destanlarının izlerini görmek mümkündür. Bir Altay
efsanesinde, bir bahadır
avlanırken karşısına çıkan geyiği kovalamağa başlar. En sonunda
bir
Bakır-Dağ'ın önüne gelirler. Baştan başa bakırdan yapılmış
olan dağ birden
açılır ve geyik açılan delikten içeri girer.
Genç bahadır da geyiği izler. Az
sonra geyik kaybolur. Efsanenin devamında bahadır türlü
canavarla, iyi yürekli
yaşlı kişilerle, çok güzel kızlarla karşılaşır. Bu Altay
efsanesinde de aynı
mağara ve mağaradan geçilerek ulaşılan ova motifleri vardır ve
bu Altay
efsanesi, Muhammed Hanefi'nin efsanesine belirgin bir biçimde
benzemektedir.
Altay masal ve efsanelerinde bu tür öykülerin daha
mitolojik biçimde olanları
da vardır.
Asya
Büyük Hun Devleti'nde, bizzat Hun hakanının
başkanlık ettiği törenler vardır. Bu törenlerden en
önemlisinde, devletin ileri
gelenleri toplanarak Ata Mağarası'na giderler ve orada, hakanın
başkanlığında dini törenler yapılır, atalara saygı
gösterilir. Aynı törenler,
Göktürk Devleti'nde de yapılagelmiştir. Bu adı geçen
Ata Mağarası, Bozkurt'un
Türk gencini düşmandan kaçırıp sakladığı ve
Ergenekon'a ulaştırdığı mağaradır.
Ancak bugün, bu mağaranın yeri bilinmiyor. Tabgaçlar da
kayaları mağara
biçiminde oyarlar ve burada yere, göğe, ata ruhlarına
kurban sunarlardı. Bu
kurban töreninden sonra da, çevreye kayın ağaçları
dikilir, o bölgede kutsal
bir orman oluşturulurdu. Asıl önemli olan nokta ise,
bütün milletçe bunlara
inanılması ve devletin de bu efsaneye saygı göstermesidir. Ayrıca,
Aybek
üd-Devâdârî'nin anlattığı, Türkler'in
kökenine ilişkin ''Ay Ata Efsanesi''nde
de mağara ve mağarada türeme motifi vardır. Bu efsanede de,
Türkler'in ilk
atası olan Ay Ata, bir mağarada meydana gelir. Ay Ata Efsanesi'ndeki
mağara,
ilk ataya bir ana rahmi görevi görmüştür.
Ergenekon
Destan'ı, Türkler'in yüzyıllarca çift
sürerek, av avlayarak, maden işleyerek yaşayıp
çoğaldıkları, etrafı aşılmaz
dağlarla çevrili kutsal toprakların
öyküsüdür. Ergenekon Destanı'nın önemli bir
çizgisi, Türkler'in demircilik geleneğidir. Maden işlemek,
demirden ve en iyi
çelikten silahlar yapmak, Eski Türkler'in doğal sanatı ve
övüncü idi. Ergenekon
Destanı'nda Türkler, demirden bir dağı eritmiş ve bunu yapan
kahramanlarını da
ölümsüzleştirmişlerdir.
Ergenekon
Destanı ilk kez, Cengiz Han'ın kurmuş olduğu
Türk-Moğol Devleti'nin tarihçisi Reşideddin tarafından
saptanmıştır.
Reşideddin, ''Câmi üt-Tevârih'' adlı eserinde
Ergenekon Destanı ile ilgili
geniş bilgiler vermektedir. Fakat Reşideddin, -yukarıda da değinildiği
gibi-
bir Türk destanı olan Ergenekon Destanı'nı moğollaştırmıştır
(Ergenekon
Destanı'nın nasıl moğollaştırıldığı hakkında Prof.Dr.Bahaeddin
Ögel'in, Türk
Mitolojisi [1.cilt, 59-71. sayfalar] adlı yapıtında geniş bilgiler
vardır).
Ergenekon
Destanı, Hıve hanı Ebulgazi Bahadır Han'ın
17.yy.da yazmış bulunduğu ''Şecere-Türk'' (Türkler'in Soy
Kütüğü) adlı esere de
kaydedilmiştir.
Yakup
Kadri Karaosmanoğlu, Kurtuluş Savaşında'ki
Anadolu'yu, Ergenekon'a benzeterek aynı adı taşıyan bir kitap yazmıştır.
Ergenekon
Destanı'nda Bozkurt, öteki Türk
destanlarında da olduğu gibi, ön planda ve baş roldedir. Bu kez
Türkler'e yol
göstericilik, kılavuzluk yapmaktadır.
Bir
rivayete göre Türkler, Ergenekon'dan 9 Martta
çıkmışlardır. Başka bir rivayet ise bu tarihi 21 Mart (Nevruz
Bayramı) olarak
verir. Öyle anlaşılıyor ki, Ergenekon'dan çıkış işlemleri 9
Martta başlamış, 21
Martta da tamamlanmıştır.
Destan
aşağıda özetlenmiştir:
Türk
illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu yetmeyen,
Türk'e boyun eğmeyen bir yer yoktu. Bu durum yabancı kavimleri
kıskandırıyordu.
Yabancı kavimler birleştiler, Türkler'in üzerine
yürüdüler. Bunun üzerine
Türkler çadırlarını, sürülerini bir araya
topladılar; çevresine hendek kazıp
beklediler. Düşman gelince vuruşma da başladı. On gün
savaştılar. Sonuçta
Türkler üstün geldi.
Bu
yenilgileri üzerine düşman kavimlerin hanları,
beğleri av yerinde toplanıp konuştular. Dediler ki:
"Türkler'e
hile
yapmazsak halimiz yaman olur !"
Tan
ağaranda, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını
bırakıp kaçtılar. Türkler,
''Bunların
gücü
tükendi, kaçıyorlar'' deyip
artlarına düştüler. Düşman, Türkler'i
görünce birden döndü. Vuruşma başladı.
Türkler yenildi. Düşman, Türkler'i öldüre
öldüre çadırlarına geldi.
Çadırlarını, mallarını öyle bir yağmaladılar ki tek kara
kıl çadır bile
kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan
geçirdiler, küçükleri tutsak ettiler.
O
çağda Türkler'in başında İl Kagan vardı. İl Kagan'ın
da birçok oğlu vardı. Ancak, bu savaşta biri dışında tüm
çocukları öldü. Kayı
(Kayan) adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Kagan'ın bir de Tokuz
Oguz
(Dokuz Oğuz) adlı bir yeğeni vardı; o da sağ kalmıştı. Kayı ile Tokuz
Oguz
tutsak olmuşlardı. On gün sonra ikisi de karılarını aldılar,
atlarına atlayarak
kaçtılar. Türk yurduna döndüler. Burada
düşmandan kaçıp gelen develer, atlar,
öküzler, koyunlar buldular. Oturup düşündüler:
"Dörtbir yan düşman dolu.
Dağların içinde kişi yolu düşmez bir yer izleyip yurt
tutalım, oturalım."
Sürülerini alıp dağa doğru göç ettiler.
Geldikleri
yoldan başka yolu olmayan bir yere
vardılar. Bu tek yol da öylesine sarp bir yoldu ki deve olsun, at
olsun güçlükle
yürürdü; ayağını yanlış yere bassa, yuvarlanıp
paramparça olurdu.
Türkler'in
vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar,
türlü bitkiler, yemişler, avlar vardı. Böyle bir yeri
görünce, ulu Tanrı'ya
şükrettiler. Kışın hayvanlarının etini yediler, yazın
sütünü içtiler. Derisini
giydiler. Bu ülkeye "ERGENEKON" dediler.
Zaman
geçti, çağlar aktı; Kayı ile Tokuz Oguz'un
birçok çocukları oldu. Kayı'nın çok çocuğu
oldu, Tokuz Oguz'un daha az oldu.
Kayı'dan olma çocuklara Kayat dediler. Tokuz'dan olma
çocukların bir bölümüne
Tokuzlar dediler, bir bölümüne de Türülken.
Yıllar yılı bu iki yiğidin
çocukları Ergenekon'da kaldılar; çoğaldılar,
çoğaldılar, çoğaldılar. Aradan
dört yüz yıl geçti.

Dört
yüz yıl sonra kendileri ve süreleri o denli
çoğaldı ki Ergenekon'a sığamaz oldular. Çare bulmak
için kurultay topladılar. Dediler ki:
"Atalarımızdan
işittik; Ergenekon dışında geniş
ülkeler, güzel
yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların
arasını
araştırıp yol bulalım. Göçüp Ergenekon'dan
çıkalım. Ergenekon dışında kim bize
dost olursa biz de onunla dost olalım, kim bize düşman olursa biz
de onunla
düşman olalım."
Türkler,
kurultayın bu kararı üzerine, Ergenekon'dan
çıkmak için yol aradılar; bulamadılar. O zaman bir
demirci dedi ki:
"Bu
dağda bir demir madeni var. Yalın kat demire benzer. Demirini eritsek,
belki
dağ bize geçit verir."
Gidip
demir madenini gördüler.
Dağın geniş yerine
bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın altını,
üstünü, yanını, yönünü
odun-kömürle doldurdular. Yetmiş deriden yetmiş
büyük körük yapıp, yetmiş yere
koydular. Odun kömürü ateşleyip körüklediler.
Tanrı'nın yardımıyla demir dağ
kızdı, eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak denli
yol oldu.
Sonra
gök yeleli bir Bozkurt çıktı ortaya; nereden
geldiği bilinmeyen. Bozkurt geldi, Türk'ün önünde
dikildi, durdu. Herkes anladı
ki yolu o gösterecek. Bozkurt yürüdü; ardından da
Türk milleti. Ve Türkler,
Bozkurt'un önderliğinde, o kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal
gününde
Ergenekon'dan çıktılar.
Türkler
o günü, o saati iyi bellediler. Bu kutsal gün,
Türkler'in bayramı oldu. Her yıl o gün büyük
törenler yapılır. Bir parça demir
ateşte kızdırılır. Bu demiri önce Türk kaganı kıskaçla
tutup örse koyar,
çekiçle döver. Sonra öteki Türk beğleri de
aynı işi yaparak bayramı kutlarlar.
Ergenekon'dan
çıktıklarında Türkler'in kaganı, Kayı
Han soyundan gelen Börteçine (Bozkurt) idi.
Börteçine bütün illere elçiler
göderdi; Türkler'in Ergenekon'dan çıktıklarını
bildirdi. Ta ki, eskisi gibi,
bütün iller Türkler'in buyruğu altına gire. Bunu kimi
iyi karşıladı,
Börteçine'yi kagan bildi; kimi iyi karşılamadı, karşı
çıktı. Karşı çıkanlarla
savaşıldı ve Türkler hepsini yendiler. Türk Devleti'ni
dört bir yana egemen
kıldılar.
Türk
Beğleri, Ergenekon'dan Çıkış Gününü Kızgın Demir
Döğerek Kutluyorlar.
|
| Göç
Destanı |
|
Bugün
Orkun ırmağının kıyısında bir kent kalıntısı ile bir saray yıkıntısı
vardır ki
çok eskiden bu kente Ordu-Balıg denildiği sanılmaktadır.
Göç Destanı, bu
kentteki saray yıkıntısının önünde bulunan anıtlardan birinde
yazılıdır. Bu
yazıtlar, Hüseyin Namık Orkun'a göre, Mogol hanı Ögedey
döneminde Çin'den
getirilen uzmanlara okutturulup tercüme ettirilmiştir.
Göç
Destanı'nın Çin ve İran kaynaklarındaki kayıtlara göre iki
ayrı söyleniş biçimi
vardır. Bu iki ayrı söyleyiş biçimi birbirine ters
düşer nitelikte değil
birbirini bütünler niteliktedir. İran kaynaklarındaki
söyleyiş biçimi, tarihsel
bilgilere daha yakındır. Ayrıca İran söyleyişi, Uygurlar'ın
maniheizm dinini
benimseyişlerini anlatan bir menkıbe niteliğindedir. İran
söyleyişi Cüveynî'nin
Tarih-i Cihangüşa adlı eserinde yer almaktadır.
Destanda
adı geçen Bögü Kagan, MS 8. yüzyılda yaşamış bir
Uygur kaganıdır. 763 yılında
Bögü Kagan, Mani (Maniheizm) dininin rahiplerini
çağırıp onları dinlemiş ve bu
dini Uygur Devleti'nin resmi dini olarak kabul etmiştir. Aşağıdaki
efsanenin
kahramanı olan Bögü Kagan, Mani dinini benimseyip yayan bu
kagandır. Bögü
Kagan'ın Mani dinini kabul etmesi, Göç Destanı'nın İran
kaynaklarına göre olan
varyantında anlatılmaktadır. Bu bağlamda efsanenin gerek konu, gerekse
dayandığı inançlar bakımından Mani dininin ilkelerine dayanması
gerekirdi.
Ancak durum tam olarak böyle değildir. Göç Destanı'nda
Bozkır Kültürü ağır
basmış ve efsanenin ana motifleri Orta Asya ögeleri ile donanarak
Eski Türk
inançları Maniheizm ve Budizm inançlarını adeta efsanenin
dışına itmiştir.
Türk
destanlarının kuruluşunu ve gelişmesini hazırlayan cihan devleti olma
ülküsünün
Göç Destanı'nda kutsal bir inançla yaşatıldığı
görülür. Oguz Kagan, Alp Er
Tonga (Afrasyab) ve Ergenekon destanlarında görülen bu
ülkünün Göç Destanı'na
da işlenmesiyle, Türk destanlarının yapı bakımından belirgin bir
bütünlük
kazandığı görülür. Türk destanlarının ayrı adlarla
farklı zamanlarda kurulmuş
gibi görünmelerine karşın, destanların oluşumunda aynı
boyların etkili oluşu
destanların aynı kaynakta birleştiklerini kanıtlar.
Çin
ve İran kaynaklarınca bir çok kez sözü edilen
Göç Destanı ile ilgili en önemli
kaynaklardan biri İranlı tarihçi Cüveynî tarafından
yazılmış olan "Tarih-i
Cihangüşa" adlı yapıtdır. İkinci önemli kaynak da son Uygur
hanlarından
Temür Buka (Demir Boğa) adına dikilmiş olan mezar taşı yazıtıdır.
Bu yazıtın
metni sonradan özet olarak Çin tarihlerine geçmiş ve
kimi Avrupalı yazarlar da
ikinci elden kaynaklardan bu bilgileri özet olarak aktarmışlardır.
Göç
Destanı ile Oguz Kagan Destanı Arasındaki
Benzerlikler
Göç
Destanı'nın kahramanı olan Bögü Kagan'ın akınları, Oguz
Destanı'nın kahramanı
Oguz Kagan'ın seferleriyle benzerlik göstermektedir. Oguz Kagan
Destanı'nın
islamî söyleyişinde Oguz Kagan, kuzeybatıdaki karanlık
ülkelere doğru gittikçe,
başları köpek başına benzeyen İt-Barak adlı bir kavme
rastlar. Oguz
Kagan Destanı'nın anlatımına göre artık buradan sonra insanoğlunun
yaşadığı
topraklar bitmekte, garip yaratıkların ülkeleri başlamakta idi.
Bögü Kagan da
akınlarında o denli ilerilere gitmişti ki artık elleri ve ayakları
hayvanlarınkine benzeyen insan türlerine rastlamıştı.
Göç Destanı'na göre Bögü
Kagan, tıpkı Oguz Kagan gibi, Hindistan'ı da ele geçirmişti.
Ancak Bögü Kagan
hakkında destanda geçen bu anlatımlar gerçek tarih
olaylarına uygun ifadeler
değildir. Büyük olasılıkla, bu efsaneyi yazan/söyleyen
Uygurlar'ın elinde Oguz
Destanı ya da Oguz Destanı'na benzer bir destan vardı (zaten Oguz
Destanı'nın
islam öncesine ait versiyonu Uygurlar arasında söylenmekte
olup yazılı nüshası
Uygurlar'dan günümüze intikal etmiştir). Uygur
Türkleri, Mani dinini kabul edip
yayan Bögü Kagan'ı, bu eski destana yerleştirmiş ve
Göç Destanı'nı
yaratmışlardır. Göç Destanı'na göre, Balasagun
(=Kuz-Balıg) kentini kuran da
Bögü Kagan'dır. Ancak, tarihî kaynaklara göre
Uygur Devleti'nin egemenliğinin
Isıg-Göl'ün batısına geçmediği de bir gerçektir.
Reşideddin'in
Oguzname'sinde (Farsça Oguz destanı) Türk boylarının nasıl
türediği
anlatılırken, Kıpçak Türkleri'nin türeyişinin bir
ağaç aracılığıyla
gerçekleştiği hikaye edilir. Oguzname, Kıpçak
Türkleri'nin ortaya çıkışını
şöyle anlatır:
Oguz'un
çerilerinden birinin karısı gebe kalmış, kocası da savaşta
ölmüştü. Bu savaş
yerinde kadınların doğum yapması yasaklanmıştı. Yakınlarda içi
oyulmuş bir ağaç
vardı. Kadın o ağaca gidip çocuğunu doğurdu. Çocuğu
Oguz'un yanına getirdiler,
durumu ona anlattılar. Oguz, çocuğun adını Kıpçak koydu.
Kıpçak, kabuk
sözcüğünden çıkmıştır; Türk dilinde
içi çürümüş ve oyulmuş ağaca derler.
Türkler'in düşüncesine göre Kıpçak boyları
bunun neslinden olmuşlardır.
J.P.Roux'a
göre, Reşideddin'in naklettiği Oguz Kagan Destanı'ndaki (Oguzname)
ağaç
kovuğunda doğum yapan bu kadının çocuğuna Oguz Kagan tarafından
Kıpçak adının
verilmesi, Bögü Kagan Efsanesi'nin yani Göç
Destanı'nın sonraki bir
varyantıdır.
Göç
Destanı'nda, Oguz Kagan Destanı'nın yapısı ve yaşam anlayışı
Bögü Kagan'ın
kişiliğinde yaşatılmıştır. Gerçek tarihte Orta Asya'nın dışına
çıkmamış olan
Uygur kaganları, Göç Destanı'nda bir dünya egemeni
olarak görülmektedir. Bögü
Kagan, Oguz Kagan gibi, bütün seferlerinden zaferle
döner. Oguz Kagan'ın ilahi
ışıklar içinde bulup evlendiği kıza karşılık Bögü
Kagan'a yedi yıl gelen ve
birlikte Kutlu Dağ'a gittikleri ilahi kız aynı kaynaktan gelmekte olup
Bozkır
inançlarına göre kız biçimini almış yardımcı bir
ruhtur. Oguz Kagan
Destanı'ndaki Oguz Kagan'ın veziri Uluğ Türk'ün
düşüne karşılık, benzer biçimde
Bögü Kagan ile veziri de bir düş görürler ve
bu iki düş de adı geçen kaganların
devletlerinin geleceğini etkiler.
Yukarıda
sayılan bu benzerliklerin sonucu olarak Göç Destanı'nın
kuruluşunda Oguz Kagan
Destanı'nın etkisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Destanda
Asya'ya hatta
dünyaya egemen olan bir devlet portresinin çizilmesi, Oguz
Kagan ve Alp Er
Tonga (Afrasyab) destanlarındaki geleneğin ve Türkler'in yaşam
anlayışının Göç
Destanı'na işlenmiş olmasından ileri gelmektedir. Fakat Göç
Destanı ile Oguz
Kagan Destanı arasındaki bu benzerliklere karşın Göç
Destanı, Oguz Kagan
Destanı kadar görkemli bir destan değildir.
Aşağıda
Göç Destanı'nın iki ayrı söyleyiş
biçimine de yer verilmiştir. Önce Çin kaynaklarına
göre, daha sonra da İran
kaynaklarına göre olan Göç Destanı'nı bulacaksınız.
Çin
Kaynaklarına Göre Göç Destanı
Uygur
ülkesinde, Togla ve Selenge ırmaklarının birleştiği yerde
Kumlançu denilen bir
tepe vardır. Bu tepenin adına Hulin dağı denirdi. Hulin dağında
birbirine çok
yakın iki ağaç büyümüştü. Bu
ağaçlardan biri kayın ağacı idi. Bir gece, kayın
ağacının üzerine gökten bir mavi ışık düştü. İki
ırmak arasında yaşayan kişiler
bu ışığı gördüler, ürpererek izlediler. Kutsal bir
ışıktı bu; kayın ağacının
üzerinde aylar boyu kaldı. Kutsal ışığın kayın ağacının
üzerinde kaldığı süre
içinde ağacın gövdesi büyüdükçe
büyüdü, kabardı. Ağaçtan, çok güzel
türküler
gelmeğe başladı. Gece oldu mu, ağacın otuz adım ötesine değin
bütün çevre
ışıklar içinde kalıyordu.
Bir
gün, ağacın gövdesi birdenbire yarılıverdi. İçinden
beş küçük odacık
görünümünde beş küçük çadır
çıktı. Her odacığın içinde bir çocuk vardı.
Çocukların ağızlarının üzerinde asılı birer emzik vardı;
onlar bu emziklerden
süt emiyorlardı. Işıktan doğmuş olan bu kutsal çocuklara
halk ve halkın ileri
gelenleri çok büyük saygı gösterdiler.
Çocukların
en büyüğünün adı Sungur Tigin, ondan sonrakinin
Kotur Tigin, üçüncüsünün Tükel
Tigin, dördüncüsünün Or Tigin, beşinci ve en
küçüğünün adı da Bögü Tigin idi.
İnsanlar, bu beş çocuğu Tanrı'nın gönderdiğine inandılar.
İçlerinden birini
kagan yapmak istediler. Bögü Tigin ötekilerden daha
güzel, daha yiğit, daha
akıllı idi. Halk, Bögü Tigin'in hepsinden üstün
olduğunu anladı, onu kagan
seçti. Bögü Han, büyük bir törenle
tahta çıktı. Kendisinden sonra gelen otuzdan
fazla soyu da Uygurlar'ın başında kaldı.
Yıllar
yılları kovaladı. Bir gün geldi, Yolun Tigin Uygurlar'a kagan
oldu. Yolun
Kagan'ın Kalı Tigin adında bir oğlu vardı. Yolun Kagan, oğlu Kalı
Tigin'e çin
konçuylarından (=prenseslerinden) Kiu-Lien'i eş olarak almayı
uygun gördü. Kalı
Tigin ile Kiu-Lien evlendiler.
Evlilikten
sonra Kiu-Lien, sarayını Kara-Kurum'daki Hatun Dağı'nda kurdu. Hatun
Dağı'na
"Gök Ruhlarının Dağı" adı da verilirdi. Hatun Dağı'nın
çevresinde
daha bir çok dağ vardı. Bu dağlardan biri Tanrı Dağı idi. Tanrı
Dağı'nın
güneyinde de Kutlu Dağ bulunmaktaydı. Kutlu Dağ, koca bir kaya
parçası idi.
Günlerden
bir gün Çin elçileri,
yanlarında falcılarla birlikte Kiu-Lien'in sarayına geldiler.
Çin elçileri ile
falcılar aralarında konuşup şöyle dediler.
"Türk ülkesinin tüm varlığı, bütün mutluluğu
Kutlu Dağ denilen bu kaya
parçasına bağlıdır. Türkler'i yıkmak istiyorsak bu kayayı
ellerinden
almalıyız."
Elçiler
aralarında böyle konuşup
anlaştıktan sonra Kalı Kagan'a gittiler. Ona dediler ki:
"Siz bizim bir konçuyumuzla evlendiniz. Bizim de sizden bir
dileğimiz
olacak. Kutlu Dağ'ın taşları sizin saygıdeğer ülkenizce
kullanılmamaktadır.
Sizin yerinize biz bu taşları değerlendirelim."
Yeni
kagan, bu isteği yerine getirdiğinde sonucun nereye varacağını
düşünemedi;
Çinliler'in isteğini kabul etti. Böylece yurdun bir
parçası olan kayayı onlara
verdi. Oysa Kutlu Dağ kutsal bir kaya idi. Türk ülkesinin
mutluluğu bu kayaya
bağlıydı; kutsal taş Türk yurdunun bölünmez
bütünlüğünü temsil ediyordu.
Tılsımlı kaya düşmana verilirse bu bütünlük
parçalanacak, Türkler'in tüm
mutluluğu yok olacaktı. Kagan bu kutsal kayayı Çinliler'e verdi.
Ama kaya,
kolay kolay sökülüp götürülecek gibi
değildi. Bunu gören Çinliler kayanın
çevresine odun kömür yığdılar, kayayı ateşe vurdular.
Kaya iyice kızınca üstüne
sirke döküp paramparça ettiler. Her bir parçayı
aldılar, ülkelerine götürdüler.
İşte,
ne olduysa o zaman oldu. Türkeli'nin bütün kurdu kuşu,
bütün hayvanı dile
geldi; kendi dillerince kayanın düşmana verilmesine duydukları
acıyı
anlattılar, ağladılar. Yedi gün sonra günahı bağışlanmaz
düşüncesiz kagan öldü.
Ne var ki, kaganın ölümüyle de ülke felaketten
kurtulamadı. Bir Çin konçuyu
(=prensesi) uğruna çekinilmeden bağışlanan yurdun kayası,
Türkeli'nin
felaketine neden oldu. Halk rahat yüzü görmedi. Irmaklar
birbiri ardınca
kurudu. Göllerin suyu buğulaştı, uçup gitti. Topraklar
kurudu, ürün vermez
oldu. Yolun Kagan'dan sonra başa geçen kaganlar da arka arkaya
öldüler.
Günlerden
sonra Türk tahtına Bögü Kagan'ın torunlarından biri
oturdu. O zaman yurtta
canlı-cansız, evcil-yaban, çoluk-çocuk, soluk
alan-almayan her ne varsa bir
ağızdan "Göç!... Göç!..." diye
çığrışmağa başladılar. Derinden,
iniltili, hüzün dolu, eli böğründe kalmış bir
çığrışmaydı bu. İnlemelere yürek
dayanmıyordu.
Uygurlar
bu çığrışmaları bir ilahî buyruk bildiler. Toparlandılar,
yola koyuldular.
Yurtlarını, yuvalarını bırakıp bilinmedik ülkelere göç
ettiler.
Sonunda
adına Turfan denilen bir
yere geldiler. Burada sesler kesildi. Uygurlar bu yere kondular, beş
kent kurup
yerleştiler. Adını da Beş-Balıg koydular. Burada yaşayıp
çoğaldılar.
İran Kaynaklarına
Göre Göç Destanı
Uygur
ülkesinde Kara-Kurum çaylarından iki ırmak
vardır. Bunlardan birine Togla, birine de Selenge adı verilirdi. Bu
sular
akarak Kamlançu'da birleşirlerdi. Bu iki ırmağın arasında iki
ağaç vardı. Bu
ağaçların biri fusuk, biri tur ağacı idi. Bunların yaprakları,
yaz ya da kış
olsun, dökülmezdi. Bu iki ağaç, iki dağın arasında
yetişip büyümüştü.
Bir gün bu iki ağacın arasına gökten bir ışık indi. İki
yandaki dağlar yavaş
yavaş büyümeğe başladı. Halk şaşırmıştı. İçlerinde
büyük bir saygı duyarak
oraya yaklaştılar. Ağaçların yanına vardıklarında kulaklarına
çok tatlı ve
güzel ezgiler gelmeğe başladı. Her gece buraya bir ışık inmeğe ve
ışığın
çevresinde otuz kez şimşek çakmağa başladı. Bir gün
insanlar burada ayrı ayrı
kurulmuş beş çadır gördüler. Çadırların her
birinde bir çocuk oturuyordu. Her
çocuğun karşısında da onları doyurmağa yetecek denli süt
dolu emzikler asılı
idi. Çadırın tabanı baştan ayağa gümüş ile
döşenmişti.
Bütün boyların
beğleri ve halkı bu garip işi
görmek için kalkıp geldiler. Manzarayı görünce
saygı ile diz çöktüler, selam
verdiler. Çadırlara girdiler, çocukları alıp dışarı
çıktılar. Beslenip
büyütülmeleri için çocukları süt
analarına, dadılara verdiler. Çocuklar büyüyüp
konuşmağa başlayınca Uygurlar'a ana babalarını sordular. Uygurlar, o
iki ağacı
gösterdiler. Çocuklar ağaçları görünce,
bir çocuğun babasına gösterdiği saygıyı
gösterdiler; ağaçların karşısında diz
çöktüler, yeri öptüler. Bunun üzerine
ağaçlar dile geldi ve şöyle dedi:
"Güzel huy ve iyi özelliklerle bezenmiş çocuklar
böyle olurlar, ana
babalarına saygı gösterirler. Ömrünüz uzun, adınız
büyük, ününüz sürekli
olsun."
Çevrede
yaşayan bütün kavimler bu çocuklara hükümdar
oğullarıymış gibi saygı
gösterdiler. Kente dönünce, çocukların her birine
bir ad koydular. En büyüğünün
adı Sungur Tigin, ikincisinin adı Kotur Tigin,
üçüncüsünün adı Tükel Tigin,
dördüncüsünün adı Or Tigin, beşincisinin adı
da Bögü Tigin oldu. Çocukların
doğuşundaki kutsal durumu görenler, bunlardan birinin kagan
seçilmesi kararına
vardılar.
Çocuklar
arasında Bögü Tigin güzelliği, boyu posu, sabrı,
iradesi, ileri görüşlülüğü
bakımından öbürlerinden önde idi. Ayrıca,
bütün milletlerin dillerini,
yazılarını biliyordu. Herkes onun kagan seçilmesi kararında
birleşti. Bögü
Kagan, büyük bir törenle tahta oturdu. Bögü
Kagan, ülkeyi adaletle yönetmeğe
başladı; adamları, mâiyeti, çerileri (=askerleri), atları
gittikçe çoğalmağa
başladı. Egemenlik süresi içinde Bögü Kagan'a
üç karga yardım etti. Bu kargalar
dünyanın bütün dillerini bilmekteydiler. Nerede bir olay
olursa Bögü Kagan'a
bildirirlerdi.
Bir
gece Bögü Kagan uyurken, penceresinin
önünde bir kız hayali belirdi, onu uyandırdı. Bögü
Kagan ürktü, kızı görmemiş
gibi davrandı, kendisini uykuda imiş gibi gösterdi. İkinci gece
kız yine geldi.
Bögü Kagan, yine görmüyormuş gibi yaptı, kendisini
uykuda gösterdi. Sabah oldu.
Kagan, vezirine danıştı. Üçüncü gece kız yine
geldi. Bögü Kagan, vezirinin
öğüdüne uyarak kızı alıp Ak-Dağ'a gitti. Bögü
Kagan ile kız bu dağda gün doğana
değin konuştular. Yedi yıl, altı ay, yirmi iki gün her gece kız,
Bögü Kagan'a
geldi; her gece konuştular. Ayrılacakları gece kız, Bögü
Kagan'a şöyle dedi:
"Doğudan
batıya değin tüm dünya senin buyruğun altına girecektir.
İşlerini
sıkı tut, iyi çalış."
Ertesi
gün Bögü Kagan ordularını topladı. 300.000
çerisini Sungur Tigin'in komutasına
verdi; onu Mogol ülkelerine akına gönderdi. 100.000
çerisini Kotur Tigin'in
komutasına verdi; onu Tankut ülkesine gönderdi. Tükel
Tigin'i Tibet yönüne
gönderdi. Kendisi de 300.000 çerisi ile Hıtay'a
(=Çin'e) yöneldi. Or Tigin'i
ise kendi yerinde kagan vekili olarak bıraktı. Bögü Kagan'ın
ordularının hepsi zaferlerle
geri döndüler. Getirdikleri mallar, paralar, ganimetler
sayılamayacak kadar
çoktu. Bögü Kagan, Orkun Irmağı'nın kıyısında
Ordu-Balıg adında bir kent
kurdurdu; Ordu-Balıg'ı kendine başkent yaptı. Doğudaki bütün
ülkeler Bögü
Kagan'ın buyruğu altına girdi.
Bögü
Kagan bir gece bir düş gördü.
Düşünde ak giysilere bürünmüş, başında ak bir
şerit, elinde de çam kozalağı
büyüklüğünde Yada taşı olan bir yaşlı kişi vardı.
Yaşlı kişi Bögü Kagan'a
yaklaştı, Yada taşını Bögü Kagan'a verdi ve şöyle dedi:
"Bu taşı saklarsan dünyanın dört bucağını milletinin buyruğu
altına
alırsın."
O
gece Bögü Kagan'ın başveziri de aynı düşü
görmüştü. Bögü Kagan uyanır uyanmaz
ordularını topladı. Batı yönüne sefere çıktı. Gide
gide Türkistan'a vardı.
Burada çayır çimenle döşenmiş, gürül
gürül akan suları olan bir yere rastladı.
Burada oturmağa karar verdi. Balasagun kentini kurdu. Bögü
Kagan'ın orduları
dört bir yana yayıldılar, bütün milletleri egemenlik
altına aldılar. Yeryüzünde
Türkler'in karşısında duracak kimse kalmadı.Türk orduları o
denli
ilerlemişlerdi ki acayip biçimli insanlara rastladılar. Bunların
elleri,
ayakları tıpkı hayvanlarınkine benziyordu. Bu yaratıkları
görünce artık bundan
sonra insanların bulunmadığını anladılar, geri döndüler.
Daha
sonra Uygurlar'ın buyruğuna giren hükümdarlar birer birer
geldiler, Bögü
Kagan'a bağlılıklarını ve saygılarını sundular.Bunlar arasında Hint
hükümdarı
çok çirkindi. Bunun için Bögü Kagan, bu
hükümdarı katına kabul etmedi. Bögü
Kagan yapılan törenden sonra hükümdarlara, kendi
ülkelerine dönmelerini ve
kendi bölgelerini yönetmelerini buyurdu. Bu
hükümdarların Bögü Kagan'a ne kadar
vergi verecekleri de ayrıca bir toplantı ile karar altına alındı. Artık
yeryüzü
zapt edilmiş, Bögü Kagan'ın karşısında duracak kimse
kalmamıştı. Bögü Kagan
geri dönmeğe karar verdi, yurduna geldi.
O
çağda Uygurlar'ın din adamlarına "kam" denilirdi. Kamlar cinlere
hükmederler, onlara istediklerini yaptırırlardı. Türkler ile
Mogollar kamlara
çok önem verirlerdi. Bir işe başlamak için kamlara
danışırlar, ona göre
davranırlardı. Hastalarına da kamlar bakardı. Kamların en
güçlü oldukları
zaman, iyi ve kötü ruhlarla bağ kurdukları, onlarla
konuştukları günlerdi.
Bögü
Kagan çağında Uygurlar Çin kaganına elçiler
gönderdiler, kendilerine Nom
kitaplarından anlayan ve adlarına Tüvinyan denilen din adamlarını
göndermesini
istediler. Nom, Çinliler'in din kitaplarının adıydı.
Çinliler, bugün yaşayan
bir adamın bin yıl önce de yaşadığına inanırlardı.
Çin
ülkesinden Nom yöntemlerini bilen kişiler geldiler. Bunlar
kamlarla oturup
konuştular, kendi din kitaplarını gösterdiler, onlarla
tartıştılar. Kamlar
tartışmayı yitirdi. Bu tartışmadan sonra Uygurlar Çin'den gelen
yeni dini kabul
ettiler (bu din Maniheizm'dir).
|
| Şu
Destanı |
|
Şu Destanı, Türkler'in en eski
destanlarından
biridir. Destanın kahramanı olan Şu, bilginlerin tahminlerine göre
MÖ dördüncü yüzyılda yaşamış bir Türk
kaganıdır. Şu Destanı'nın konusu, Makedonyalı İskender'in Asya
içlerine doğru ilerlerken Türkler'le yaptığı savaşlardır
(?). Ama, türkolog Zeki Velidi Togan'a göre, destanda adı
geçen İskender'in Makedonya'lı İskender ile bir ilgisi yoktur ve
Şu Destanı'nın konusu Makedonyalı İskender'in istilası değil daha
önceki yüzyıllarda oluşmuş bir Aryani istilasıdır.
Destanda Türk boylarının oluşumu ve
Türkler'in kent yaşamına geçmeğe başlamaları da
anlatılmaktadır. Ayrıca, ulusunu bir istiladan korumak için
çaba gösteren bir kaganın kaygılarının ince bir
biçimde işlenmesi, destana ayrı bir özellik katmaktadır..
Şu Destanı, kendisinden sonra oluşacak Türk destanlarının ana
çizgilerini ve süslemelerini belirlemiştir.
Şu Destanı, kimi bilginlere göre
Saka
Türkleri'nin destanıdır. Şu destanında müzik ve ezgi
önemli bir rol oynar; ama bu müzik insan sesine değil,
sazların sesine dayanır. Destanın kahramanı genç kagan Şu,
Türk destanlarının yerinde durmayan hareketli ve atak
yiğitlerinden daha değişik bir yapıdadır. Kagan Şu, beden ve ruh yapısı
ile daha çok, Osmanlı hakanı 3. Selim'i andırır. Şu Kagan, 3.
Selim gibi içli, sanatçı, düşünceli ve mantıklı
bir kimsedir. Sarayının kapısında günde 365 nöbet
çalınır.
Şu
Destanı'nın özeti
aşağıda yer almaktadır:
Şu Kalesi'ni, Balasagun yakınlarında
genç
kagan Şu yaptırmıştı. Kagan Şu'nun sarayı ise Balasagun'da idi. Kalede
ve Balasagun'da çok güçlü bir ordu bulunuyordu.
Balasagun kenti çok zengindi. Şu Kagan'ın sarayının
önünde ordu beğleri için her gün 365 nöbet
vurulurdu. Bu sırada, Zülkarneyn (İskender) doğu seferine
çıkmış, Ön Asya'dan İran içlerine kadar
önüne çıkan tüm orduları yenmiş, ülkeleri
işgal etmişti. Zülkarneyn, Semerkand'a değin ilerlemiş, Türk
illerine yaklaşmışt
Şu Kagan'ın
gözcüleri,
Zülkarneyn'in
Balasagun'a ve Şu Kalesi'ne yaklaştığını bildirdiler.
Gözcüler, Şu Kagan'a şöyle dediler:
''Zülkarneyn denilen, gün batısından
kopup gelen bir kıral ordusuyla bize yaklaşmaktadır. Önüne
çıkan orduları dize getirmiş, yerle bir etmiştir. Bize ne
buyurursun? Onunla savaşalım mı?''
Genç kagan Şu, habercilerin
sözlerini
dinlemez gibi göründü. Çünkü daha
önceden, en güvendiği yiğitlerden kırk kişiyi seçmiş,
Hucend Irmağı kıyılarına gözcülük etsinler diye
göndermişti. Yiğitler, kimseye görünmeden gizlice
giderek Hucend kıyılarına yerleştikleri için, ordu habercileri
durumu bilmiyorlardı. Getirdikleri kötü haberden Şu Kagan'ın
kaygılanmamasına, kılını bile kıpırdatmamasına şaşırdılar. Şu Kagan
gönlü ise rahattı.
Şu Kagan'ın gümüşten bir
havuzu vardı.
Havuzu, işten anlayan ustalara yaptırmıştı. Havuz, istenildiğinde
taşınabiliyordu. Şu Kagan, savaşa bile gitse gümüş havuzunu
yanına alırdı. Konakladığı yerlerde içine su doldurtur, su dolu
bu gümüş havuza kazlar, ördekler salar, onlara bakardı.
Kazların, ördeklerin gümüş havuzda yüzüşlerini
seyretmek kendisini dinledirir, dinlenirken de ulusunun geleceği ile,
sefer ve savaşlar ile ilgili tasarılar hazırlardı. Şu Kagan, haberciler
geldikleri sırada yine gümüş havuzda yüzen kazları,
ördekleri seyrederek dinleniyordu. Habercilerin:
''Ne buyruk verirsin kaganım?
Zülkarneyn ile
savaşa tutuşalım mı?''
Diye sorup buyruk beklemeleri
üzerine onlara
havuzu ve havuzda yüzen kazlar ile ördekleri gösterek
şöyle dedi:
''Bakın. Görüyor
musunuz... Kazlarla
ördekler suda ne güzel yüzüyor, nasıl dalıp dalıp
çıkıyorlar?''
Haberciler, kaganlarının bu
biçimde
konuşmasını garip karşıladılar. Ona kuşku ile baktılar. ''Herhalde
kaganımızın hiç bir hazırlığı yok. Onun için ne
yapacağını bilemiyor'' diye düşündüler.
O sırada, Zülkarneyn'in ordusu
Hucend
Irmağı'nı geçmişti. vakit gece yarısına geliyordu. Hucend Irmağı
kıyılarında gözcülük yapan, Şu Kagan'ın kırk yiğidi
atlanıp, yıldırım gibi Şu Kalesi'ne geldiler. Şu Kagan'ın katına varıp
Zülkarneyn'in Hucend Suyu'nu geçtiğini, Balasagun yolunda
ilerlediğini bildirdiler. Daha önceki habercilerin sözlerini
dinlerken kılı kıpırdamayan Şu Kagan, kırk yiğidin sözleri
üzerine hemen göç davulunun çalınmasını
buyurdu. Davulun çalınması ile birlikte doğuya doğru hızla yola
koyuldular. Bu durum halkı şaşırttı. Gündüzün hazırlık
yapılmadan, gece vakti göçün başlamasından korktular.
Ellerine ne geçtiyse toplayıp bulabildikleri atlara atlayan
millet, kaganla birlikte yola düştü. Gün doğarken,
kentte kimse kalmamıştı. Yalnızca bomboş ve düz bir ova
görünüyordu.
Bütün millet, Şu
Kagan'ın ardından
gitmişti. Ancak, binecek bir şey bulamayan yirmi iki kişi, Şu
Kalesi'nde kalmıştı. Bunlar ne yapacaklarını
düşünürlerken yanlarına iki kişi daha geldi. Bu iki kişi
kap kacaklarını toplayıp sırtlarına vurmuşlardı. Yorgundular. Fakat,
pek duracağa benzemiyorlardı. Önceki yirmi iki kişi, bu yeni
gelenlere bir yere gitmemelerini, kendileri gibi kalede kalıp
beklemelerini söylediler.
''Zülkarneyn denilen her kim
ise, burada uzun
süre kalamaz, geldiği gibi geri dönüp gider. Burası
bizim yurdumuz, yine bize kalır.'' dediler.
İşte bu yüzden, bu iki
kişinin adı
Kalaç olarak kaldı. Bu iki kişiden olan çocuklar ile
torunları de Kalacı adıyla anıldılar. Ama bu iki kişi, yirmi iki
kişinin sözlerini dinlemeyerek onları bırakıp gittikleri
için Zülkarneyn'in geldiğini görmediler.
Zülkarneyn gelip de kalede
kalan uzun
saçlı yirmi iki kişiyi görünce ''Türk
mânend'' dedi. Bu söz, ''Türk'e benziyorlar'' anlamına
geliyordu. Bu yüzden, yirmi iki kişinin soylarının adı da
Türkman (Türkmen) olarak kaldı. Giden iki kişi, gittikleri
için tam anlamıyla Türkmen sayılmadılar. Böylece
oluşan yirmi dört boydan, yirmi ikisi Türkmen, öteki
ikisi de Kalaç diye bilindi.
Bu
olaylar olurkan Şu Kagan,
ordusu ve
yanındakilerle birlikte Çin sınırına değin ilerlemişti.
Çin'e yakın Uygur iline vardıklarında Şu Kagan, artık
Zülkarneyn'i karşılayabilecek durumda olduğuna, onu asıl
merkezinden çok uzaklara çektiğine karar verdi.
Çünkü, kendi soydaşları arasında bulunduğu için
Zülkarneyn'den daha güçlü durumua gelmişti. Şu
Kagan, çerilerinin en gençlerini ayırdı; onları
Zülkarneyn'in üzerine yollamayı düşündü.
Veziri, gidecek olanların tümünün genç olduğunu,
deneyimlerinin bulunmadığını, başaramazlarsa işin kötüye
varacağını söyledi. Şu Kagan, vezirine hak verdi. Yaşlı, deneyimli
bir subaşını çerileriyle birlikte gönderdi.
Şu Kagan'ın çerileri bir zaman
sonra
Zülkarneyn'in öncü birlikleriyle karşılaştılar.
Türk çerileri, Zülkarneyn'in öncü
birliklerine bir gece baskını yaptılar. Baskın çok kanlı oldu.
Bir ölüm kalım savaşı yapıldı. Zülkarneyn'in
öncü birlikleri bozguna uğradılar. Türk erlerinden biri,
Zülkarneyn'in çerilerinden birini tek kılıç
vuruşuyla ikiye böldü. Çerinin kemerine bağladığı
altın torbası parçalandı; içindeki altınlar yere
saçıldı, çerinin kanıyla kızıla bulandı. Ertesi gün,
gün ışıkları bu kanlı altınları parlattı. Bunu gören
Türk erleri birbirlerine bakıp ''Altın kan! Altın kan!'' diye
bağrıştılar. O günden sonra, bu baskının yapıldığı yerin yakınında
bulunan dağa Altın Kan (Altun Han) dendi.
Baskından sonra Şu Kagan ile
Zülkarneyn daha
savaşmadılar, barış yaptılar. Barış, iki taraf içinde iyi
sonuçlar doğurdu. Burada bir çok kent kurulmağa başlandı.
Uygur Türkleri ile öteki Türk boyları bu kentlere
yerleştiler. Şu Kagan da Balasagun'a döndü. Şu Kalesi'ni
sağlamlaştırdı. Balasagun kentinin geliştirdi. En sonunda da kaleye bir
tılsım koydu. Bu öyle bir tılsımdı ki dörtbir yanda duyuldu.
Leylekler kente dek geldiklerinde tılsım yüzünden daha uzağa
uçamadılar, kenti aşamadılar.
|
| Türeyiş
Destanı |
Asya
Büyük Hun Devleti ile Kök Türk Devleti arasındaki
dönemde Orta Asya'da yaşayan Türkler'e Çinliler, Kao-çı
derlerdi. "Kao-çı" sözü Çince'de "yüksek
tekerlekli arabası olan" demektir. Kao-çı'lara Çinliler, T'ieh-le
adını da verirlerdi. T'ieh-le kelimesi, Türkçe Töles
sözünün Çin ağzına uydurulmuş biçimidir.
Töles Türkleri, Kök Türk Devleti'nin
çekirdeğini oluşturan Türk boyudur. Çin kaynaklarına
göre, Tölesler'in
(ve öteki Türkler'in) türküleri kurt ulumasını
andırırdı; çünkü yine aynı kaynaklara göre
onların ataları kurt idi. Çinlilerin sözünü
ettikleri kurt ulumasına benzeyen türküler, Türkler'in
zamanımızda da söylemekte olduğu "uzun hava, bozlak, maya"
türündeki halk ezgileri olsa gerektir.
Kimi
kaynaklar Töles ve Kao-çı kelimelerini yalnızca Uygur
Türkleri ile özdeşleştirirler. Ama yukarıda da belirtildiği
gibi Töles adı, Büyük Hun Devleti ile Kök Türk
Devleti arasındaki dönemde Türkler'e verilmiş ortak bir
addır. Dolayısıyla Tölesler, Uygur Türkleri'nin ataları
olduğu gibi Oguz, Karluk, Kıpçak vs bütün Türk
boylarının da atalarıdır. Ayrıca, tarihi araştırmalara göre,
Uygurlar ile Oguzlar aynı boy kökeninden gelirler. İleriki
dönemlerde Uygur ve Oguz diye ikiye ayrılmışlardır. Zaten,
Türk topluluklarına bir bakıldığında tip bakımından Oguzlar
(bugünkü Türkmenler, dolayısıyla Azeriler, Anadolu
Türkleri ve öteki Ön Asya Türkleri) ile Uygurlar'ın
birbirlerine çok yakın oldukları görülür. Ayrıca
eski tarihi kayıtlarda Oguz ve Uygur adlarının hep birlikte yer aldığı
görülür (Tokuz Oguz-On Uygur).
Bunun
yanında, Eski Türkler'in boy adları sistemi ile bizim zihnimizdeki
ad kavramını birbirine karıştırmamak gerekir. Eski Türkler'de boy
adları geleneksel ve kalıcı değildi; izafi bir nitelik taşırdı.
Türk boyları tek bir boy çatısı altında bir bodun olarak
birleşirler ve yeni bir adla ortaya çıkarak bir devlet ya da
siyasi bir oluşum kurarlardı. Zamanla bu siyasi oluşum dağılır ve
oluşumu oluşturan boylar yeni bir adla ortaya çıkarak, bir başka
siyasi oluşum kurarlardı. Bu hal, böylece devam ederdi. Yani boy
adları geçici ve izafi idi. Zaten, bunun aksi iddia edilecek
olursa her Türk devletinin yıkılışında ve her boy oluşumunun
dağılışında, bu halkların ortadan yok olduklarını kabul etmek gerekir.
E bu adamları uzaylılar da kaçırmadığına göre, tarihte
rastlanan Ting-Ling, Töles, Türgiş, Usun, Hun, Abar,
Sabar.....vs gibi Türk boyları nereye gittiler. Yanıtı çok
basit; uğradıkları bir yıkım (savaş, baskın, kıyım, göç vb)
ya da siyasi dağılmadan sonra yeni bir ad ve yeni bir oluşumla yeniden
tarih sahnesine çıktılar.
Sonradan
Kök Türk ve Uygur devletlerini kuracak olan Töles
adındaki bu Türk topluluklarının en yakın komşuları olan
Çinlilerin kaynakları, onların kökenlerini kurda bağlayan
bir efsane Saptamış ve tarih kayıtlarına geçirmişlerdir. Şimdi
bu efsaneyi, yukarıdaki bilgilerin ışığında gözden
geçirelim:
Hun kaganlarından birinin
çok akıllı iki kızı
vardı. Bu kızlar çok akılı ve çok güzel idiler.
Kızlar o denli akıllı, o denli iyilerdi ki, babaları şöyle bir
karara vardı:
"Ben bu kızları kendim evlendiremem. Bunlar o denli
iyiler ki, o denli akıllılar ki, bu kızları ancak Tanrı evlendirir."
Kagan, kızlarını ülkesinin en kuzey ucunda, kişi ayağı değmeyen
bir yere götürüp yüksek bir dağın başına koydu.
Kızlar bu tepede bekleye durdular. Aradan epey zaman geçti. Bir
zaman sonra, tepenin çevresinde yaşlı ve erkek bir Bozkurt
göründü. Kurt, tepenin çevresinde dolaşmağa
başladı ama kızların yanına gitmedi. Kızlardan küçük
olanı bu durumu görünce kardeşine:
"İşte bu kurdu, ikimizden
birinin evlenmesi için Tanrı gönderdi" dedi ve kurdun
yanına doğru gitti. Kardeşi gitme dedi ise de onu dinlemedi. Tepeden
inerek kurtla evlendi. Bu evlenmeden birçok çocuk doğdu.
Bunlara Tokuz Oguz-On Uygur (Dokuz Oğuz-On Uygur) denildi. Bu
çocukların sesi, Bozkurt sesine benzerdi. Çocuklar, birer
Bozkurt ruhu taşıyarak çoğaldılar. Ve Tölesler, bu kız ile
kurdun soyundan türediler...
Dikkat edilirse buradaki kurt,
erkektir. Öteki Kök Türk efsanelerinde ise kurt,
dişidir. Bununla birlikte, Oguz Kagan Destanı'ndaki kurt da erkektir.
Çin kaynakları, hükümdarın kızlarını bıraktığı yerden
"tepe" diye bahsetmektedir. Eski Türkler'de "Kutsal Dağ" ve
"Gök Dağı" inancı büyük bir yer tutardı. Ergenekon da
böyle kutsal bir dağın ardındaki yurdun adıdır. |
| Yaratılış
Efsaneleri |
|
Orta
Asya'da yaşayan Türk toplulukları arasında
dünya ve insanın yaratılışı hakkında birçok efsane
saptanmıştır. Bu efsaneler yakın çağlarda derlendikleri
için İslamlık, Hıristiyanlık, Budizm, Maniheizm gibi dinlerden
etkiler taşımaktadırlar. Ancak bunlar genel yapısıyla erken dönem
Türk mitolojisinin izlerinin görüldüğü
önemli ürünlerdir.
Aşağıda, Altay Türkleri'ne ait iki
yaratılış
efsanesi verilmiştir. Bu iki efsane temel olarak birbirlerine
benzerler; ama ayrıldıkları noktalar da vardır; aralarındaki farkları,
okuyunca anlayacaksınız. İlk efsane W. Radloff tarafından saptanmıştır;
ikinci efsane ise V. Verbitskiy tarafından saptanmış olup ilk efsaneden
daha değişik bir söyleyişe sahiptir. İki efsanede de tek bir
yaratıcı Tanrı vardır. Birinci efsanede Tanrı; Kayra Kan, Kuday ve
Kurbustan adlarını taşırken, ikinci efsanede Ülgen, Bay-Ülgen
adlarına sahiptir. İki efsane de dış etki (Çin ve İran) taşırlar.
Bu yaratılış efsanelerinde İran
mitolojisinin ile
Mani dininin etkisinin olduğu görülmektedir. İkili
düşünce ilkesi (dualizm) İran mitolojisinin en önemli
özelliğidir. İran mitolojisinde Hürmüz, iyilik ilahıdır
ve gökte oturur; Ehrimen ise yeraltında karanlıkların ilahıdır.
Aynı durum Altay Türkleri'nin yaratılış destanlarında da vardır.
Altay yaratılış destanlarında da Tanrı Kuday gökte oturur, Şeytan
Erlik ise yer altında. Ama Erlik, Tanrı değildir; yalnızca
güçlü bir körmös'tür (şeytan).
Türk Tanrı düşüncesi, İran mitolojisindeki ikili ilah
sistemini tek ilahlı sisteme çevirmiştir.
İran mitolojisinde Hürmüz,
birçok
yaratık yaratır ve Ehrimen de bunların bir bölümünü
kendisine vermesini ister; ama olumsuz yanıt alır. Aynı durum Altay
yaratılış efsanesinde de söz konusudur. Tanrı Kuday (Ülgen)
da birçok yaratık yaratır ve Erlik bunların bir kısmını kendine
ister ama Tanrı bunu reddeder.
Altay yaratılış destanlarında, herşeye
gücü yeten ve günümüzdeki Tanrı inancının
aynısı olan bir inanış yoktur. Altay yaratılış destanlarında Tanrı'ya
yaratma eyleminde kimi varlıklar yardım eder (mesela Ak Ene ve Kişi
yani Erlik). Bu yüzden bu efsanelerde her şeye kaadir bir Tanrı
imajı yerine, yaratma eyleminde çeşitli varlık ve nesnelere
başvuran bir ilah portresi çizilmiştir.
Verbitskiy'in saptamış olduğu yaratılış
efsanesinde
(aşağıdaki ikinci efsane) balığın dünya ile ilgili simgeselliğine
yer verilmiştir. Bu efsaneye göre dünyanın altındaki
üç balığın, dünyanın dengesini sağlamada rolü
vardır. Burada balığa kutsallık verilmiş ve dünyanın dengede
durmasının simgesi olmuştur. Bu özellik eski Hint mitolojisinde de
vardır. Balığın burada kullanılması aynı zamanda onun insanın
yaratılışının, yaşamın yeniden doğuşunun, bolluk ve bereketin simgesi
olmasından ileri gelmiştir. Kimi araştırmacılar göre Kırım
Türkleri de benzer biçimde, dünya okyanusunda
büyük bir balık bulunduğunu ve balığın üzerinde
boynuzlarıyla dünyayı taşıyan bir boğa olduğunu ileri
sürerlerdi.
Altay yaratılış efsanelerinin bazı
kahramanları
yabancı adlar taşırlar; mesela Mangdaşire, Şal-Yime, May-Tere vb. Bu
efsanelerin bazı motifleri de Eski Türk kültüründe
bulunmamaktadır. Mesela Tanrı'nın gökte oturması, yaratma
eyleminde nesne ve kişilere başvurması, Ak-Ana, Tanrı'nın insanlarla
doğrudan konuşması ...gibi. Altay yaratılış efsanelerinde, Türk
destanlarındaki güçlü yapı ve görkem de yoktur.
Ergenekon Destanı ile karşılaştırılmaları bile bunu kolayca gözler
önüne serer.
Aşağıda iki yaratılış efsanesi de yer
almaktadır.
Yeriding
Pütkeni (Yerin Yaratılışı)
Herşeyden önce su vardı. Yer, ay,
gök,
güneş yoktu. Tanrı (Kuday) ile Kişi vardı. İkisi de birer kara kaz
gibi su üzerinde uçuyorlardı.
Tanrı bir şey
düşünmüyordu. Kişi, yel
çıkarıp suyu dalgalandırdı; Tanrı'nın yüzüne su
sıçrattı. Bunu yapınca da kendisinin Tanrı'dan
güçlü olduğunu sandı; daha yüksekte uçmak
istedi. Ama uçamadı; suya düşüp dibe battı. Boğulmak
üzereydi. "Bana yardım et!" diye bağırıp Tanrı'dan yardım istedi.
Tanrı "Yukarı çık!" dedi, o da
sudan
çıkıverdi. Sonra Tanrı, "Sağlam bir taş olsun!" dedi. Suyun
dibinden bir taş yükseldi. Tanrı ile Kişi, taşın üzerine
oturdular. Tanrı, Kişi'ye "Suya dal, suyun dibinden toprak
çıkar!" diye buyruk verdi. Kişi, Tanrı'nın buyruğunu yerine
getirdi. Suyun dibinden çıkardığı toprağı Tanrı'ya
götürdü.
Tanrı, Kişi'nin getirdiği toprağı suyun
üzerine
serperken "Yer olsun !" diye buyurdu. Buyruk yerine geldi,
yeryüzü yaratıldı. Tanrı, yine Kişi'ye "Suya dal, suyun
dibindeki topraktan çıkar !" diye buyruk verdi. Kişi, suya
daldığında, bu kez kendim için de toprak alayım diye
düşündü. İki avucuna da toprak doldurdu; bir
avucundakini Tanrı'dan gizlemek için ağzına attı. Dileği,
Tanrı'dan gizli kendine göre bir yer yaratmaktı. Avucundaki
toprağı getirip Tanrı'ya uzattı. Tanrı, toprağı suyun üzerine
serpip genişlemesini buyurdu. O'nun suya serptiği toprak gibi, Kişi'nin
ağzındaki toprak da büyüyüp genişlemeğe başladı. Kişi
korktu; soluğu kesildi, öleyazdı. Kaçmağa başladı. Ancak,
nereye kaçsa yanı başında Tanrı'yı buluyordu. O'ndan
kaçamıyordu. Çaresiz kaldı, Tanrı'ya yalvarmağa başladı:
"Tanrı! Gerçek Tanrı! Bana yardım et".
Tanrı, Kişi'ye "Ağzındaki toprağı ne
için
sakladın" dedi. Kişi, "Kendime yer yaratmak için saklamıştım"
diye yanıt verdi. Tanrı da, "Öyleyse at ağzından ve kurtul" dedi.
Kişi'nin ağzındaki toprak yere dökülürken
küçük tepeler oluştu. Tanrı, "Artık sen günahlı
oldun" dedi, "Bana karşı geldin. Kötülük
düşündün. Bundan sonra sana uyanlar, senin gibi
kötülük düşünenler senin gibi kötü
kişi olacak; bana uyanlar ise iyi ve pak kişiler olacak, güneş ve
aydınlık yüzü görecek. Ben, gerçek Kurbustan
adını almışımdır; bundan sonra senin adın da Erlik olsun.
Günahlarını benden saklayanlar senin adamın olsun,
günahlarını senden saklayanlar benim adamım olsun".
Yeryüzünde, dalsız budaksız
bir
ağaç yeşerdi. Tanrı, bu dalsız budaksız ağaçtan
hoşlanmadı. "Dalları, yaprakları olmayan ağaca bakmak güzel değil.
Bu ağacın dokuz dalı olsun!" dedi. Dalsız budaksız ağaç birden
dokuz dallı oldu. Tanrı, "Dokuz dalın herbirinin kökünden,
birerden dokuz kişi türesin; bunlar dokuz ulus olsun!" dedi.
Erlik, bunlar olurken büyük
bir
gürültü duydu. Nedir acaba diye düşündü.
Tanrı'ya gürültünün nedenini sordu. Tanrı, "Ben bir
kaganım, sen de kendince bir kagansın. İşittiğin
gürültüyü yapanlar benim ulusumdur!" dedi. Erlik,
Tanrı'dan bu ulusu kendisine vermesini istedi. Tanrı, "Olmaz!" diye
karşıladı; "Sen git kendi işine bak!".
Erlik'in canı sıkıldı. Hele bir gidip şu
insanları
göreyim diyerek kalabalığın yanına vardı. Orada insanlardan başka
yaban hayvanları, kuşlar ve daha nice yaratıklar vardı. Erlik, Tanrı
bunları nasıl yarattı acaba, bunlar ne yer, ne içerler diye
düşündü. O düşüne dursun, insanlar ağacın
yemişlerinden yemeğe başlamışlardı. Erlik baktı ki, insanlar ağacın
yalnızca bir yanındaki yemişleri yiyorlar, öte yandakilere
ellerini sürmüyorlar. İnsanlara bunun nedenini sordu.
İnsanlar, şu yanıtı verdiler: "Tanrı bize şu yandaki dört dalın
yemişini yemeği yasakladı. Biz yalnızca Tanrı'nın izin verdiği, ağacın
gündoğusundaki yemişlerden yiyoruz. Şu gördüğün
yılan ile köpek, yasak yandaki yemişleri yemememiz için
bekçilik ediyor. Bundan sonra Tanrı göğe çıktı. Beş
dalın yemişi de bizim aşımız oldu"
Bu yanıt, Erlik'i sevindirdi. Erlik
Körmös, insanlardan Törüngey denilen erkeğe
yaklaştı. Ona "Tanrı size yalan söylemiş. Asıl, yasakladığı
yemişlerden yemeniz gerekir. Onlar daha tatlıdır. Bir deneyin;
göreceksiniz" dedi. Erlik, uyumakta olan yılanın ağzına girdi;
ağaca çıkmasını söyledi. Yılan, ağaca çıkıp yasak
yemişlerden yedi. Doğanay'ın karısı Eje, yanlarına geldi. Erlik,
Törüngey ile Eje'ye de yasak yemişlerden yemelerini
söyledi. Törüngey, Tanrı'nın sözünü
tutarak yasak yemişlerden yemedi. Karısı Eje dayanamadı, yedi. Yemiş
çok tatlı idi. Alıp kocasının ağzına sürdü.
Törüngey ile Eje'nin tüyleri birden
döküldü. Utandılar. Kaçıp, herbiri bir ağacın
ardına saklandılar.
Derken Tanrı geldi. Bütün
ulus,
kaçışıp bir köşeye gizlendi. Tanrı, "Törüngey!
Törüngey! Eje! Eje! Neredesiniz" diye haykırdı.
Törüngey ile Eje "Ağaçların arkasındayız" dediler,
"Karşına çıkamıyoruz, utanıyoruz". Sonra, olanları bir bir
anlattılar. Tanrı, bildiği şeyleri duymanın öfkesi içinde
herbirine ayrı cezalar verdi. "Şimdi sen de Körmös'ten
(Şeytan'dan) bir parça oldun" diyerek yılana verdi ilk cezayı.
"İnsanlar sana düşman olsun; seni görünce vurup, ezip
öldürsünler!" dedi. Eje'ye döndü, "Sen,
Körmös'ün sözüne uydun. Yasak yemişi yedin.
Cezanı çekeceksin. Çocuk doğuracaksın. Doğururken de acı
çekeceksin. Sonunda öleceksin, ölümü
tadacaksın". Törüngey'e de şöyle diyerek cezasını verdi:
"Körmös'ün aşını yedin. Benim sözümü
dinlemedin, Körmös Erlik'in sözüne uydun. Onun
adamları onun dünyasında yaşar, karanlıklar dünyasında
bulunur. Benim ışığımdan yoksun kalır. Körmös bana
düşman oldu; sen de ona düşman olacaksın. Benim
sözümü dinleseydin, benim gibi olacaktın. Dinlemediğin
için dokuz oğlun, dokuz da kızın olacak. Bundan sonra ben, insan
yaratmayacağım. Artık, insanlar senden türeyecek."
Tanrı, Erlik'e de kızdı. "Benim
adamlarımı
niçin aldattın ?" diye sordu öfkeyle. Erlik "Ben istedim,
sen vermedin" dedi, "Ben de senden çaldım. Artık, hep
çalacağım. Atla kaçarlar ise düşürüp
çalacağım. İçip içip esrirler (sarhoş olurlar) ise
birbirlerine düşürüp döğüştüreceğim. Suya
girseler, ağaçlara çıksalar bile yine çalacağım".
Tanrı da, "Öyleyse; dokuz kat yerin altında ayı, güneşi
olmayan karanlık bir dünya vardır. Seni oraya atıyorum" diyerek
Erlik'i cezalandırdı. Her şey bitince, bütün insanlara birden
şöyle dedi: "Bundan sonra kendi yemeğinizi kendiniz kazanacak,
gücünüzle elde edeceksiniz; benim yemeğimden yemek yok.
Artık, yüz yüze gelip sizinle konuşmayacağım. Bundan sonra
size May-Tere'yi göndereceğim".
May-Tere, insanlara birçok
şey
öğretti.
Arabayı da May-Tere yaptı. Ot köklerini, yenilebilecek otları
insanlara öğretti. Erlik, May-Tere'ye yalvardı: "Ey Gök Oğul,
bana yardım et. Tanrı'dan izin dile. Yanına çıkmak istediğimi
söyle. Yardım et bana". May-Tere, Erlik'in dileğini Tanrı'ya
iletti. Tanrı aldırış etmedi. May-Tere, altmış yıl yalvardı. Sonunda
Tanrı, Erlik'e haber gönderdi: "Düşmanlıktan
vazgeçersen, insanlara kötülük etmezsen sana izin
veririm, yanıma gelirsin!" Erlik, söz verdi. Tanrı'nın katına
çıktı. Baş eğdi. "Beni kutsa. Bana izin ver, ben de kendime
gökler yapayım" diye yalvardı. Tanrı, izin verdi. Erlik, kendisi
için gökler yaptı. Adamlarını topladı, yaptığı göklere
yerleştirdi; kendisi de başlarına geçti. Çok kalabalık
oldular. Tanrı'nın en sevgili kullarından olan Mangdaşire, bu duruma
çok üzüldü. Üzüntü içinde
düşündü: "Bizim öz kişilerimiz yeryüzünde
sıkıntı çekip yoruluyor. Erlik'in adamları ise, göklerde
keyfedip duruyor." Mangdaşire, bu üzüntü içinde
Erlik'e savaş açtı. Erlik, daha güçlü
çıktı. Ateş ile vurup Mangdaşire'yi kaçırdı. Mangdaşire,
Tanrı'nın katına çıktı. Tanrı, "Nereden geliyorsun?" dedi.
Mangdaşire, "Erlik'in adamlarının gökte oturması, bizim
adamlarımızın ise yeryüzünde binbir güçlük
içinde yaşamaları ağırıma gitti. Erlik'in yandaşlarını yere
indirmek, göklerini başına yıkmak için Erlik'le savaştım.
Gücüm yetmedi, o beni kaçırdı" diye yanıt verdi.
Tanrı, üzülmemesini söyledi. "Erlik'e benden başka
kimsenin gücü yetmez" dedi, "Erlik'in gücü senden
çoktur. Ama gün gelecek, senin gücün Erlik'in
gücünden üstün olacak". Mangdaşire'nin yüreği
serinledi, rahat rahat uyudu.
Gün geldi, Mangdaşire
güçleneceğini
anladı. O gün Tanrı, Mangdaşire'yi yanına çağırdı. "Var
git. Güçlendin artık. Erlik'in göklerini başına
yıkacak güce kavuşturdum seni. Dileğine ereceksin" dedi, "Sana,
kendi gücümden güç verdim". Mangdaşire şaşırdı:
"Yayım yok, okum yok. Kargım yok, kılıcım yok. Kupkuru bir bileğim var.
Yalnız bilek gücüyle Erlik'i nasıl yok edebilirim?". Tanrı,
Mangdaşire'ye bir kargı verdi. Mangdaşire, kargıyı alıp Erlik'in
göklerine gitti. Erlik'i yendi, kaçırdı; göklerini
kırdı geçirdi. Erlik'in gökleri parça parça
oldu, yeryüzüne döküldü. O güne değin
dümdüz olan yeryüzü, o günden sonra
kayalıklarla, sivri dağlarla doldu. Görklü Tanrı'nın
özene bezene yarattığı güzelim yeryüzü eğri
büğrü oldu. Erlik'in bütün yandaşları yere
döküldü; suya düşenler boğuldu, ağaca
çarpanlar sakatlanıp can verdi, sivri kayaların üstüne
düşenler öldü, hayvanlara çarpanlar hayvanların
ayakları altında kaldılar.
<>Erlik, varıp Tanrı'dan kendine yeni bir
yer istedi.
"Benim göklerimin yıkılmasına sen izin verdin; barınacak yerim
kalmadı" dedi. Tanrı, Erlik'i yerin altındaki karanlıklar ülkesine
sürdü. Üzerine yedi kat kilit vurdu. "Burada gün
ışığı, ay ışığı görmeyesin. Üzerinde sönmez ateşler
olsun. İyi olursan yanıma alır, kötü olursan daha derinlere
sürerim" dedi. Bunun üzerine Erlik, "Öyleyse
ölmüş kişilerin canlarını bana ver; gövdeleri senin
olsun, canları benim" dedi. Tanrı, "Yo, onları sana vermeyeceğim" dedi,
"İstiyorsan kendin yarat". Erlik eline çekiç,
körük ve örs aldı. Vurmağa başladı. Bir vurdu, kurbağa
çıktı. Bir vurdu, yılan çıktı. Bir vurdu, ayı
çıktı. Bir vurdu, domuz çıktı. Bir vurdu, Albıs
(kötü ruh) çıktı. Bir vurdu, Şulmus (kötü
ruh) çıktı. Sonunda Tanrı, Erlik'in elinden çekici,
örsü, körüğü aldı; ateşe attı. Körük
bir kadın, çekiç bir erkek oldu. Tanrı, kadını tutup
yüzüne tükürdü. Kadın bir kuş olup
uçtu. Bu kuş, eti yenmez, tüyü yelek olmaz Kurday
denilen kuştur. Tanrı, erkeği de tutup yüzüne
tükürdü. O da bir kuş olup uçtu; adına Yalban
kuşu dediler.
Bu olanlardan sonra Tanrı, insanlara "Ben size mal
verdim, aş verdim. Yeryüzünde iyi, güzel, pak olan ne
varsa verdim. Yardımcınız oldum. Siz de iyilik yapın. Ben,
göklerime çekileceğim, tez dönmeyeceğim" dedi.
Yardımcı ruhlarına döndü:
"Şal-Yime; sen,
rakı içip aklını yitirenleri, körpe çocukları,
tayları, buzağıları koru. Onlara kötülük gelmesin.
Sağlığında iyilik yapmış olanların ruhlarını yanına al; kendini
öldürenlerinkini alma. Zenginlerin malına göz dikenleri,
hırsızları, başkalarına kötülük edenleri de alma. Benim
için, bir de kaganları için savaşıp ölenlerin
ruhlarını da yanına al, benim yanıma getir.
İnsanlar ! Size yardım ettim.
Kötü ruhları
(körmösler) sizden uzaklaştırdım. Körmösler size
yaklaşırsa, onlara yiyecek verin, ama onların yiyeceklerinden yemeyin;
yerseniz, onlardan olursunuz. Benim adımı söylerseniz korumam
altında olcakasınız. Şimdi ben aranızdan ayrılıyorum, ama yine
geleceğim. Beni unutmayın, geri gelmez sanmayın. Geri
döndüğümde iyiliklerinizin,
kötülüklerinizin hesabını göreceğim. Şimdilik benim
yerimde Yapkara, Mangdaşire ve Şal-Yime kalacaklar; size yardımcı
olacaklar.
Yapkara! Gözlerini dört
aç. Erlik
senin elinden ölenlerin canlarını çalmak isterse,
Mangdaşire'ye söyle; o güçlüdür.
Şal-Yime! Sen de iyi dinle. Albıs,
Şulbus
yeraltındaki karanlıklar ülkesinden çıkmasınlar.
Çıkarlarsa, hemen May-Tere'ye bildir. Ona güç
verdim. O, kötü ruhları koğar.
Podo-Sünku, Ay'ı ve Güneş'i
bekleyecek.
Mangdaşire, yeryüzünü ve gökyüzünü
koruyacak. May-Tere, kötüleri iyilerden uzaklaştıracak.
Mangdaşire, sen de kötü
ruhlarla savaş.
Güç gelirse benim adımı çağır. İnsanlara iyi
şeyleri, iyi işleri öğret. Oltayla balık avlamayı, tiyin (sincap)
vurmayı, hayvan beslemeyi öğret".
Sonra, Tanrı uzaklaştı. Mangdaşire,
Tanrı'nın
sözlerini yerine getirdi. Olta yaptı, balık avladı. Barutu buldu,
sincap vurdu. Gün geldi, Mangdaşire kendi kendine mırıldandı:
"Bugün beni yel uçuracak, alıp götürecek". Bir
yel geldi, Mangdaşire'yi uçurup götürdü. Bunun
üzerine Yapkara insanlara "Mangdaşire'yi Tanrı yanına aldı. Artık,
onu bulamazsınız. Gün gelecek, beni de yanına çağıracak.
Nereye isterse oraya gideceğim. Öğrendiklerinizi unutmayın.
Tanrı'nın yargısı budur" dedi.
İnsanları kendi haline bırakıp o da
gitti.
İkinci
Yaratılış Destanı
Gök
yoktu, yer yoktu. Yalnızca, sonu olmayan bir deniz vardı. Tanrı
Ülgen (Aakay, Kurbustan), bu denizin üzerinde
uçuyordu. Konacak sert bir yer arıyordu, bulamıyordu. Böyle
uçarken gönlüne doğdu. Bir ses "Önündeki
nesneyi yakala" diye fısıldadı. Ülgen, bu fısıltıyı yineledi.
Ellerini öne doğru uzattı. O sırada su yüzüne bir taş
çıkmıştı. Ülgen, taşı yakaladı, üzerine kondu. Taşın
üstünde ne yapacağını düşündü. Uçsuz
bucaksız suyun içinden Ak Ene (Ak Ana), süzülüp
Ülgen'in karşısına çıktı ve "Yarat" dedi; üç
kez yineledi. Ülgen "Nasıl?" diye sordu. Ak Ene "Yaptım oldu de,
yaptım olmadı deme" dedi. Sonra, Ak Ene kayboldu. Bir daha da
görünmedi. Ülgen, insanlara şu buyruğu verdi. "Var olana
yok demeyin; vara yok diyen de yok olur!".
Ülgen, "Yer yaratılsın!" dedi; yer
yaratıldı.
"Gökler yaratılsın!" diye buyurdu; gökler yaratıldı.
Böylece bütün dünyayı yarattı. Sonra,
üç büyük balık yaratıp, yeri onların üzerine
yerleştirdi. Balıklardan ikisini yerin kenarına,
üçüncüsünü ortasına temel yaptı. Ortada
bulunan balığın başı kuzey yönündedir. Bu balık başını
eğerse, kuzeyden yayık (tufan) olur. Başını daha aşağı eğerse,
yeryüzünde su basmadık bir avuç yer kalmaz. Onun
için bu balık, büyük bir zincirle bir direğe
bağlanmıştır. Onu, Mangda-Şire yönetir.
Ülgen, dünyayı yaratırken ay
ve gün
ışığının dokunduğu Altın Dağ'da oturdu. Bu dağ, gök ile yer
arasında idi. Dünya'nın yaratılışı altı gün sürdü.
Yedinci gün Ülgen yatıp uyudu; sekizin gün kalktı...
Bizim Ay ve Güneş'imizin
dünyasından
başka, doksan dokuz dünya daha vardır. Bunların hepsinde birer
uçmag (cennet), birer tamu (cehennem) vardır. Herbirinde
insanlar bulunur. En büyük dünya, Han Kurbustan
Tengere'dir. Bay-Ülgen, bu âlemin yönetimini
yardımcılarından olan Mangızın Matmas Burkan adlı ruha vermiştir. Bu
dünyanın yerinin adı Altın Telegey'dir. Cehennemi, Mangız
Toçiri Tamu'dur. Bu tamuyu, Matman Kara adlı bir zebani
yönetir.
Doksan dokuz âlemin ortancası,
Ezre Kurbustan
Tengere'dir. Ezre Tengere'yi, Belgein Keratlu Türün Musıkay
Burkan'a verilmiştir. Yerinin adı, Altın Şarka'dır. Cehennemi,
Tüpken Kara Tamu'dur. Bu cehennemi Matman Karakçı
yönetir.
Kişioğullarının bulunduğu bizim
dünyamız, en
küçük dünyadır. Adına, Kara Tengere Dünyası
denilir. Bu dünyayı, May-Tere yönetir. Cehenneminin adı, Kara
Teş'tir. Bu cehennemi, Kerey Han yönetir. Bizim dünyamızın
üzerinde otuz üç kat gök vardır.
Bay-Ülgen, birgün denize
bakarken, suyun
üstünde bir toprak parçasının
yüzdüğünü gördü. Toprağın üzeri,
insan gövdesine benzeyen bir kil tabakası ile kaplıydı.
Ülgen, "Bu cansız toprak, kişi olsun!" diye buyurdu. Toprak, kişi
oldu. Ülgen, ona Erlik adını verdi; olduğu yere bıraktı. Erlik,
giderek Ülgen'i buldu. Ülgen de onu yanına aldı; kendisine
küçük kardeş yaptı. Bir zaman sonra Erlik,
Ülgen'i kıskandı. Ondan daha güçlü olmak istedi.
Ülgen'e imrendi, "Ben de onun gibi olmalıyım" diye
düşündü. Düşüne düşüne Ülgen'e
düşman oldu. Ülgen bunun yerine, Mangdaşire'yi yarattı. Sonra
da, bizim dünyamızda yedi kişi yarattı. Bunların kemikleri
kamıştan, etleri topraktan oldu. Kulaklarına üfledi, can verdi.
burunlarına üfledi, akıl verdi. En sonra da, yine bir kişi yarattı
ve May-Tere adını verdi. Ona "Bu insanları sen yönet" diye buyurdu.
|
|